etkin haber

174

Atılım

Anayasa saflaşması ve devrimci çizgi

Evet bugün siyasi saflaşmanın temel biçimi Saray halk saflaşmasıdır. Ancak bu saflaşmanın ezilenlerin kurtuluşundan yana derinleşmesinin yolu, ezilenleri bir başka düzen gücü olan CHP ve ortaklarının reorganizasyon trenine bağlamaktan başka bir sonuç vermeyeceği açık olan Anayasa tartışmasına eklemlenmekten geçemez. Düzenin krizi ve bunun bir görünümü olarak Anayasa tartışmasıyla kurulacak devrimci demokratik ilişki, ezilenlerin somut taleplerinin siyasi bir kitle hareketi yoluyla egemenlerin karşısına dikilmesiyle doğru bir temele kavuşturulabilir.

- Cuma - 5 Temmuz 2019 - 09:03
Atılım gazetesinin 383. sayısının "Gündem" köşesinde Anayasa tartışmaları ve ezilenlerin talepleri işleniyor.
 
Yazının tamamı şöyle:
 
Saray rejimine anayasal çerçeve kazandıran ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ henüz birinci yılını doldururken tartışmaya açıldı. AKP-MHP koalisyonu, tartışmayı ‘rehabilitasyon’ parantezine hapsetmeye çalışırken, CHP’nin başını çektiği düzen muhalefeti sistemin güçlendirilmiş parlamenter sistem yönünde reorganizasyonu hattından ilerliyor. Anayasa başlığı altında süren tartışmayı tetikleyen şeyse hiç kuşkusuz rejimin yapısal krizinin güncel kriz öğeleriyle birleşmesinden alan çoklu kriz gerçeği.
 
İlk soru şu: Rejimi sistem değişikliğine yönelten ve ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ denen ucubeyi ortaya çıkaran devlet paradigması, yani tekçi devlet yapısını dışlamayan herhangi bir Anayasa tartışmasının yapısal krizi çözme gücü olabilir mi?
 
Sosyalizmden ya da devrimci demokratik bir cumhuriyetten bahsetmiyoruz. Burjuva anlamda bile olsa demokratik bir devlet sisteminin mevcut faşist statükocu devlet paradigmasından kopmadan elde edilmesi mümkün olabilir mi?
 
Mesela mevcut devlet yapısıyla Kürtlerin ulusal bir varlık olarak içerildiği bir anayasal formül çıkabilir mi? Ya da Sünni/Hanefi mezhepçiliği bir kenara bırakılarak Alevilerin eşit yurttaşlık talebi karşılanabilir mi? Ya da ezilen diğer ulusların talepleri karşılanabilir mi? Parasız, anadilde eğitim ve demokratik özerk üniversite talebi hayata geçirilebilir mi? Emeğin örgütlenmesi önündeki engeller kaldırılabilir mi? Kadınların eşitliği ve özgürlüğü yönünde yapısal bir değişime gidilebilir mi? Doğanın ve yaşam alanlarının talanına dayanmayan bir yapılaşma ve üretim modeline geçilebilir mi? Ezcümle ezilenlerin politik özgürlük talepleri mevcut devlet paradigması altüst edilmeden anayasal bir düzenleme ile karşılanabilir mi? Dahası, hayal dünyamızı zorlayarak olduğunu kabul ettiğimizde bile böylesi bir değişimi güvenceye alabilecek bir yapısal değişiklik olmadan yapılabilecek anayasal düzenlemelerin hükmü nereye kadardır? Kuşkusuz soruları çoğaltabiliriz, ancak yapısal sorunların anayasal bir uzlaşma yoluyla çözülebileceğine dair fikrin gerçekle kurduğu ilişkiyi anlamak için şimdilik bunlar yeterli.
 
Devlet paradigmasının kurucu kodlarını içeren her Anayasa tartışması bu bakımdan burjuva anlamda bile olsa toplumsal sözleşme gücüne sahip olamaz. Cumhuriyetin yaklaşık yüz yılı bulan tarihi boyunca egemenlerle ezilenler arasında süregelen enva-i çeşit mücadeleler, isyanlar ve katliamlar bu gerçeğin altını çizer.
 
Hal böyleyken klasik Kemalist paradigmanın çözümsüzlüğünün ürünü olan şimdiki Saray rejimi ile kimi rötuşlarla devlet paradigmasını yeniden üretmekten öte bir görüş açısı olamayan ‘güçlendirilmiş parlamenter’ sistem önerisinin, ezilenler bakımından esasa ilişkin bir değişiklik yaratamayacağı açıktır.
 
İçinde bulunduğumuz emperyalist küreselleşme çağını karakterize eden kapitalizmin varoluşsal krizinin tipik görünümlerinden biri olan siyasal gericiliğin yükselişi ve burjuva demokrasisinin ve onun siyasal biçimi olarak temsili demokrasinin -parlamenter düzen- krizine ve onun yarattığı dünyasal çaptaki kısıtlara değinmiyoruz bile...
 
Bu çerçeveden hareket ettiğimizde ezilenlerden yana siyaset yapan güçlerin düzenin rehabilitasyonu ya da reorganizasyonu değil, topyekün lağvedilmesi ve yeni bir toplumsal sözleşmeyi güvenceye alacak mekanizmalarla birlikte yeni bir düzenin kurulması noktasına gelmemiz gerekir.
 
Ezilenlerin ayrı bir programatik, örgütsel ve siyasal cephe olarak; yani ‘3. Yol’ olarak bağımsız hareketine dayanmayan, sistemi topyekün aşma görüş açısını tüm unsurlarıyla içermeyen her tartışma son tahlilde mevcut düzeni yeniden üretmenin ötesine geçemeyecektir. Emekçi sol saflarda bu bakımdan sorunlu yaklaşımlar görülüyor.
 
Hiç kuşkusuz kastımız ‘yeni sistemin’ krizinden doğan bu tartışmaya ilgisiz kalmayı ve sorunu kabaca devrime bağlamayı öneren bir sol apolitizmden bahsetmiyoruz. Devrimci demokrasi güçleri, mevcut sistem krizinden doğan bu tartışmayı reform-devrim diyalektiği temelinde ele alabilecek ve ezilenleri düzen karşısında bağımsız bir güç olarak saflaştırabilecek bir hattan ilerlemelidir. Ancak bunun için yapılabilecek ilk şey atı arabanın önüne bağlamaktır. Anayasa ya da daha doğru bir deyişle yeni bir toplumsal sözleşme ezilenlerin kendi talepleri etrafında bir siyasi harekete bağlanarak ele alındığında gerçek devrimci demokratik içeriğine kavuşabilecektir. Hatırlansın HDP-HDK’nin yeni yaşam projesi bu çizginin programatik zemininden başka bir şey değildi? Saray rejiminin ‘yeni sistem’ yönelimine karşı eski sistemin rehabilitasyonuyla değil iktidarın yerellere dağıtıldığı, ulusların ve inançların kendi kendini yönetebildiği, kadın yanlı, ekolojik ve emeğin tarafında olan halkçı, devrimci demokratik içerikte bir programla ezilenlerin karşısına çıkan HDP rejimin barajlarını altüst etmekle kalmamış, ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ çizgisiyle AKP’yi hükümet kuramaz hale getiren bir saflaşma yaratmıştı.
 
Evet, bugün siyasi saflaşmanın temel biçimi Saray-halk saflaşmasıdır. Ancak bu saflaşmanın ezilenlerin kurtuluşundan yana derinleşmesinin yolu ezilenleri bir başka düzen gücü olan CHP ve ortaklarının reorganizasyon trenine bağlamaktan başka bir sonuç vermeyeceği açık olan Anayasa tartışmasına eklemlenmekten geçemez.
 
Düzenin krizi ve bunun bir görünümü olarak Anayasa tartışmasıyla kurulacak devrimci demokratik ilişki, ezilenlerin somut taleplerinin siyasi bir kitle hareketi yoluyla egemenlerin karşısına dikilmesiyle doğru bir temele kavuşturulabilir.
 
Kürt sorununun adil ve demokratik bir temelde çözülmesi; ezilen ulus ve inançların eşit yurttaşlık başta gelmek üzere taleplerinin karşılanması; söz, eylem ve örgütlenme hakkının önündeki tüm engellerin kaldırılması; politik tutsakların serbest bırakılması; anadilde, bilimsel, parasız eğitim ve ekolojinin korunması, özerk demokratik üniversite; emeğe dayanan bir ekonomik model; kadın yanlı bir siyasi sistem; LGBTİ+’ların özgürlüğü; emekçilerin siyasi sürece doğrudan dahil olabileceği bir politik düzen; sözün kısası hepsini içerip aşabilecek bir zemin olarak politik özgürlüğün kazanılması sorununu somut bir mücadele gündemi olarak önüne çekip rehabilitasyon ve reorganizasyon cephelerinin alternatifi, yeni toplumsal sözleşmenin zemini olarak büyüten bir çizgi sadece programatik olarak değil, siyasi ve örgütsel olarak da ezilenlerin üçüncü bir cephe olarak öne çıkmasının ve yeni bir yaşamın yolunu açacaktır.