etkin haber

243

CANAN HAYAT

Hayatımızdan çalınan 3 saat

Yeni bir soluk gibi lanse edilen Ekrem İmamoğlu'nun, başta kadın özgürlük mücadelesi olmak üzere ekonomik, ekolojik ve toplumsal tüm konularda hala eski ciğerler ile nefes alıp verdiği, Binali Yıldırım ile katıldığı televizyondaki programda apaçık ortaya çıkmıştır.

- Cuma - 21 Haziran 2019 - 15:04
ETHA'da 10 Haziran 2019'da çıkmış Umut ve İrade adlı yazıdan hareketle, hayatımızdan çalınan 3 saati yazmaya çalışacağım.
 
Ekrem İmamoğlu, neden bir anda yükseldi? Söylediği her söz, attığı her adım neden bir anda gündem olmaya başladı? Sevgi dolu bir insan olduğu ya da öyle göründüğü için mi? İstanbul için mükemmel işler yapacağını açıkladığı için mi? Köklü bir siyasi geçmişi olduğu için mi?
 
Ekrem İmamoğlu, kim olduğu için değil, kim olmadığı için sevildi. Onun yükselişi var olandan başka bir şeye duyulan özlemin baskısı ile gerçekleşti. Buna dair emareleri seçim döneminde birçok farklı kanal aracılığıyla yapılan sokak röportajlarında da açıkça görmek mümkün. Hizmet etmeye geldiği ve sorumlu olduğu seçmenlere insan muamelesi eden, hiç olmazsa tehditkar ve baskıcı bir dilden uzak durmayı başarabilen, ihtiyaç analizini çok iyi yapmış, nabza göre şerbetini hazırlamış, sırtlanmış ve yola çıkmış bir siyasi figür olarak ortaya çıkan İmamoğlu, "siyasetin tarzı değişecek", "artık baskı ve tehdit sökmeyecek" gibi bir beklenti de doğurdu, hitap etmek istediği tabanda.
 
İşte bu beklenti, umut ve iradenin yönetilmesi için gerekli olan güçlü adımı ortaya çıkardı. Ölü bir topluluk, kim vursa o tarafa dönen bir yığınmış gibi düşünülüp muamele edilen halkın içindeki canlı yerlere doğru seslendi. O canlı yerlerle ilgilendi, oralara su verdi.
 
Kendi "verili durumu", partisi, tabanı, geleneği, verdiği sözlerle de çizmeye çabaladığı imajla da uyuşmuyordu ancak yıllardır bunalmış, kısırlaşmış ve çaresizleşmiş olan halkın taleplerine uygun bir dil geliştirmesi gerekiyordu. Bu dilin en önemli özelliği, rakibininkinden farklı olması olmalıydı. Bu yüzden verili durumunun inkarını partisinden uzaklaşarak, onları kampanyasına dahil etmeyerek başarılı bir yeni imaj inşası ile sağladı. Yaptığı en önemli ve belki de kayda değer tek şey, umudu açığa çıkarmaktı. Bir değişim ihtimali, başka bir ufuk, yeni bir soluktu asıl ihtiyaç. Bir de tabi, mevcut bunaltıcı iktidar için İstanbul'un ne kadar önemli olduğunun ifşası niteliğinde geçen 31 Mart sonrası çalkantılı dönem de onun elini güçlendirdi. İstanbul, "onlar" için çok önemli bir can suyu kaynağıydı, o kesilebilirdi. Bu durum o korkusuz, amansız iktidarı telaşlandırmıştı. Bu telaş durumu da onları uzun bir zaman sonra ilk defa güçsüz göstermeyi başarmıştı. Gözlerde devleşen, gönüllere karabasan gibi çöken uzun yılların ardından içeri sızan bu ışık, umudun canlı yerlerine değdikçe, insanlar hareketlenmeye ve konuşmaya başladı.
 
"Umut, verili duruma yıkıcı, isyankar olmayan bir itirazdır. Verili durumu, gerçekliği bir şekilde değiştirme istek ve çabasıdır." Umut için yapılmış en özlü tanımlamalardan biri bu olabilir. Verili durum değiştirmek istendiğinde tıkanan hareket akışı yeniden başlar. Kuru kanallar açılır, genişler, sorulmayan sorular, görülmeyen ve gösterilmeyen ama derinleşerek büyüyen sorunlar gün yüzüne çıkmaya başlar. Bu yüzden "Umut, verili durumun değişme imkan ve ihtimalidir." Bu ihtimale sarılmak elbette diyalektik bir gerçekliğin hareketini sürdürmesi için gereklidir. Ancak asla yeterli değildir.
 
Çünkü var olan şeye ya da yazıdaki tabirle verili duruma yapılan itiraz, uzun süredir atıl kalmış bir enerjinin de dışavurumu niteliğini taşımaktadır. Bu enerjinin gerçekten bir toplumsal dönüşüm yaratabilecek olan kanala ya da kanallara yönlendirilmesi ise elbetteki bu değişim için uzun süredir hem mücadele eden hem de ağır bedeller ödeyen tüm güçlere ağır bir sorumluluk yüklemektedir.
 
"Her verili durumun değişim imkanlarını içerisinde barındırdığını aklından çıkarılmamalıdır." Bu değişim imkanları, gerek çizgilerden taviz vermemek adına, gerekse yoğun zayıflatma politikalarının bir sonucu olarak okunabilecek "radikal" taleplerin sessizleştirilmesinden ötürü gerçek bir dönüşüm hedefleyen devrimci güçler tarafından doğru şekilde değerlendirilememiştir. "Her verili durumun iç çelişkilerini, o verili durumu tehdit eden değiştirici, yıkıcı güçleri, imkanları somut olarak incelemek, açığa çıkartmak gerekir. Umuttan iradeye geçiş tam da burada, verili durumların devrimci eleştirel analiziyle başlar, müdahale edilen verili durumları değiştirecek devrimci politikanın inşası ve pratikleştirilmesi yönelimiyle sürer. Öncüler kendi verili durumlarının, kitlelerin durumunu değiştirmeye yetmediğinin, kendi öncü rollerini oynayamadıklarının ayırdında, bilincinde olmalıdır. Tersi aymazlık, kendini yanıltma ve hatta kandırma hali olur!"
 
Yeni bir soluk gibi lanse edilen Ekrem İmamoğlu'nun, başta kadın özgürlük mücadelesi olmak üzere, ekonomik, ekolojik ve toplumsal tüm konularda hala eski ciğerler ile nefes alıp verdiği, Binali Yıldırım ile katıldığı televizyondaki programda apaçık ortaya çıkmıştır. Çocuk bakımını anneye kilitleyen, baba işten erken gelsin diye uğraşmayı bir görev adleden, apaçık ortaları gole çeviremeyen, kul hakkından bahsederken kul olmayanların hakları konusunda sessiz kalan, Onur Haftası'nda olmamıza karşın lezbiyen, gey, transeksüel ve intersekslerin adını dahi ağzına almayan, mültecilerden halen misafir diye söz eden ve onları ülkeye taşıyan ve bizzat ülke politikalarının sebep olduğu savaş koşulları hakkında hiçbir fikri yokmuş gibi davranan, kadın erkek ayrı havuzlar, alkolsüz tesisler gibi "haklardan" söz ederken kazanılmış medeni haklar konusunda ağzını açmayan, kadına yönelik şiddeti meşrulaştırmış hatta olağanlaştırmışcasına yalnızca şiddet sonrası (sığınma evi gibi) aksiyonları gündemine taşıyan bir "adam"la daha karşı karşıya olduğumuzu görmeyen var mı hakikaten?
 
En son "Bunlar olmasın da ne olursa olsun" düsturuyla yola çıkıldığında AKP'nin iktidarı başlamıştı. Sonraki ölüm kokulu, vahşi süreci anlatmaya gerek yok. Uzun lafın kısası, elbette değişim önemlidir. Değişimin umudu bile hiç olmazsa ortaya çıkardığı enerji açısından çok ama çok kıymetlidir.
 
Ancak zannedersem, değişirken neye dönüşeceğimiz de en az o kadar önemlidir. Cesur, adil ve eşit bir politika talebi, içinde barındırdığı yıkıcı potansiyel göz ardı edilmeden, aksine tam da o potansiyele sahip çıkılarak değerlendirilmelidir.