etkin haber

247

ANKARA

Yüksekdağ: Direnişin kazanacağına inanıyorum

HDP önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ duruşmada yaptığı konuşmada, Leyla Güven'in açlık greviyle çözüm için siyasi sorumluluk üstlendiğini belirtti, "Açlık grevine başlayanların temel talebi İmralı tecridinin son bulması ve barış koşullarının yeniden oluşturulması. 7 bine yakın tutuklu açlık grevinde, dünyada böyle bir örnek yok. Bu direnişin kazanacağına inanıyorum" dedi.

- Cuma - 19 Nisan 2019 - 18:52
Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ'ın tutuklu yargılandığı ve hakkında hazırlanan 7 fezlekenin birleştirilmesiyle oluşturulan davanın 11'inci duruşması, Sincan Cezaevi Kampüsü Ankara 16. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülüyor. Yüksekdağ, duruşmaya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katıldı. Duruşmaya Yüksekdağ'ın avukatlarının HDP milletvekilleri Habip Eksik, Hüseyin Kaçmaz, Zeynel Özen ve HDP Kadın Meclisi üyeleri de katıldı.
 
Demokratik Toplum Kongresi (DTK) bünyesindeki faaliyetleri, katıldığı eylem ve yaptığı konuşmalar nedeniyle Yüksekdağ hakkında hazırlanan 92 sayfalık iddianamede "Örgüt yöneticisi olmak" iddiasıyla 83 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
 
Yüksekdağ'ın mahkemede yaptığı konuşmanın tamamı şöyle:
 
Bulunduğum cezaevinde ve Türkiye’deki neredeyse bütün cezaevlerinde çok yoğun bir siyasi hareket yaşanıyor. Bu siyasi hareketin adı: süresiz açlık grevi. Süresiz açlık grevi, gerek Türkiye’de gerekse de dünyada ellerinden bütün savunma enstrümanları alınmış insanların, halkların, kurumların başvurduğu bir direniş yöntemidir, kendilerini ifade etme yöntemidir. Hakkını arama, hakka ve gerçeğe işaret etme yöntemidir. 
 
BİNLERCE SİYASİ TUTSAK AÇLIK GREVİNDEDİR
 
Bugün Türkiye genelinde binlerce siyasi mahpus süresiz açlık grevine başlamış durumdadır. Partimizin Hakkari Milletvekili Sayın Leyla Güven öncülüğünde başlatılan bu süresiz açlık grevi, Leyla Güven nezdinde 150 günü aşmıştır. Benim bulunduğum hapishanede de çok yoğun olarak grev devam ediyor. Odada birlikte bulunduğumuz, aynı mekanı ve birçok şeyi hatta her şeyi paylaştığımız Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Sayın Sebahat Tuncel, Demokratik Toplum Kongresi’nin önceki dönem Eş Başkanı ve milletvekilliği düşürülen önceki dönem Hakkari Milletvekilimiz Selma Irmak açlık grevinde ve 90. güne dayanmış durumdalar, 100’üncü güne yaklaşıyor. 
 
HER GÜN AÇLIK GREVLERİNDEN KAYNAKLI SIKINTILARIN ARTTIĞINI GÖRÜYORUZ
 
Onlardan önce açlık grevine başlamış arkadaşlarımız var. Onlar da 100 günü aşmış durumda ve tahmin edersiniz ki açlık grevinden kaynaklanan sağlık sorunları, zorluklar, sıkıntılar kritik duruma gelmeye başladı. Türkiye hapishanelerinde sayısız sorun, sayısız hak ihlali ve hak gaspı varken bu insanların insanca yaşama noktasındaki temel hakları gasp edilirken bir de açlık grevleri gibi uzun süreli ve yıpratıcı bir sürecin tanığı olarak buradayım. En yakınımızda başucumuzdaki insanların bedenlerinin her gün eridiğini görüyoruz. Her gün açlık grevlerinden kaynaklı sıkıntılarının, sağlık sorunlarının arttığını görüyoruz. 
 
BU SÜREÇ TÜRKİYE’NİN SİYASAL TABLOSUNUN NASIL DÜĞÜMLENDİĞİNİ GÖSTERİYOR
 
Bu süre içerisinde aynı zamanda yine hapishanelerde, çok temel siyasi bir sorunun çözülememesinden dolayı, aynı zamanda talepleri doğrultusunda kendini feda eylemleri ve ölümler gerçekleşiyor. Bu Türkiye hapishanelerindeki durumu göstermiyor yalnızca, Türkiye’nin siyasal tablosunun ne kadar içinden çıkılamaz hale geldiğinin ne kadar düğümlendiğinin ve bu düğümü çözmek için ne kadar büyük bir çaba ve emek sarf edildiğini gösteriyor. 
 
BU KOŞULLARDA HİÇBİR YARGILAMA SAĞLIKLI İLERLEYEMEZ
 
Bu süreç içerisinde yapılacak hiçbir yargılamanın normal, sağlıklı ve olağan şartlarda ilerleyeceğini düşünmüyorum. Ne benim yargılama sürecimin olağan şartlarda sürdürülmesi düşünülebilir ne de Türkiye'deki bütün yargı sisteminin hukuk sisteminin olağan şartlarda yürütülmesi düşünülebilir. 
 
TÜRKİYE’DEKİ BÜTÜN SİYASİ KURUMLAR BU DÜĞÜMÜ ÇÖZMEYE ODAKLANMALI
 
Türkiye’deki bütün siyasi ve toplumsal kurumlar bu şartların ortadan kaldırılabilmesine yoğunlaşmak zorunda, bu sorunlara yol açan atmosferi ortadan kaldırmaya, bu düğümü çözmeye yoğunlaşmalı. Nedir bu sorun? Her şeyden önce Kürt sorununun yıllardır çözümsüz bırakılması, çözüm ve diyalog masasının devrilmesi, Türkiye’nin bir çatışma ve gerilim ortamına sürüklenmesidir. 
 
BU KİTLESEL HAREKETİN DÜNYADA BAŞKA BİR ÖRNEĞİ YOKTUR
 
Açlık grevinin temel talebi İmralı’daki tecridin son bulmasıdır. Türkiye’de demokrasi ve barış ikliminin gelişebileceği koşulların yeniden oluşturulabilmesidir. Binlerce insan, sayısı on bine yakın siyasi mahpus, aynı zamanda bölgede ve dünyada sayısız açlık grevcisi sadece ve sadece bu taleple bedenlerini açlığa yatırmıştır. Dünyada ve Türkiye’de böyle bir örneğe az rastlarsınız. Hatta bu son açlık grevinin dünyada başka bir örneği yoktur. Bu kadar kitlesel, kapsamlı dünya ölçeğine yayılmış bir açlık grevi hareketi, bir demokratik pasif direniş hareketi dünyada başka bir deneyimde görülmemiştir. 
 
DEMOKRASİNİN ÖNÜNÜ TIKAYAN TEMEL ENGEL İMRALI’DAKİ TECRİTTİR
 
Bu kadar kapsamlı bir hareket, bu kadar kapsamlı bir tutum ve bu kadar derin bir kriz karşısında, düğümlenmiş bir sorun karşısında siyasi iktidarın olduğu kadar bütün toplumsal yapının da mutlaka bir soru sorması gerekmektedir; mutlaka sorduğu soruya cevap vermesi gerekmektedir. Bu düğüm çözülmediği sürece sistemin de rejimin de toplumsal yaşamın da hiçbir düğümü çözülmez. Esas sorun barış ikliminin hâkim kılınması ve barış ikliminin önündeki engellerin ortadan kaldırılması. Bunun önündeki temel engel, Kürt sorununu çözümsüz bırakan, Türkiye’de demokrasinin gelişmesinin önünü tıkayan temel engel de İmralı’da Sayın Öcalan’a uygulanan tecrittir. 
 
BARIŞI İKTİDARDA KALMAYA KURBAN EDİYORLAR 
 
Bu tecridin kaldırılabileceğini, bu talebin karşılık bulabileceğini çok iyi biliyoruz. Çünkü çok değil bundan 3-4 yıl önce bu devlet, bu iktidar Öcalan’la düzenli ve sistematik görüşmeler yapıyordu. Resmi olarak güvence altına alınmış, mecliste onaylanmış hükümetin cumhurbaşkanının, başbakanın, bütün devlet kurumlarının onayından geçmiş bir çözüm süreci zemininde diyaloglar sürdürülüyordu. Ve bunu gerçekleştiren siyasi iktidar, bugün de yine Türkiye’de çözüm, barış, huzur ikliminin geliştirilebilmesi için yeniden inisiyatif alabilir. Ama bu tutumun geliştirilmesinin önündeki en temel engel, çok açık ki siyasi iktidarın iktidarda kalma hesapları, ülkeyi değil kendi bekasını merkeze koyma tutumudur. 
 
AKP-MHP KOALİSYONU SİYASETİ ZAPTURAPT ALTINA ALMIŞTIR
 
Bugün AKP-MHP koalisyonunda kendisini ifade eden iktidar mekanizması ülkenin ve toplumun genel ihtiyaçlarını, acil ve zorunlu ihtiyaçlarını bir tarafa bırakmış kendi acil ihtiyaçlarını ön plana alarak siyaset kurumunu zapturapt altına almıştır. Bu zapturapt altına alma tavrının mutlaka ve mutlaka terk edilmesi gerekiyor. Bu çözümsüzlük ve sorunları düğümleme yaklaşımının mutlaka engellenmesi gerekiyor. 
 
LEYLA GÜVEN SİYASİ SORUMLULUK ÜSTLENMİŞTİR
 
Hakkari milletvekilimiz Sayın Leyla Güven işte bu nedenle siyasi sorumluluk üstlenmiştir. Türkiye’deki yönetim mekanizmalarını işgal eden iktidar sahiplerinin üstlenmediği riski üstlenmiştir. Bizler bugün bütün Türkiye toplumu olarak bu ülkede yaşayan bütün insanlar olarak bu sorunun çözümü noktasında inisiyatif almak, aktif davranmak zorundayız. Ben buradan bir kez daha çağrı yapıyorum: bu memleketin barışa ihtiyacı var. 
 
NE ZAMAN Kİ İMRALI’NIN KAPISINA KİLİT VURULDU, SAVAŞ TEKRAR BAŞLADI
 
Bundan 4 yıl önce İmralı’da tecridin kaldırıldığı, çözüm sürecinin işletildiği koşullar içerisinde silahlar kınındaydı, asker kışlasındaydı. Sokaklarda silah sesleri duyulmuyordu, insanların güvenlik sorunu birinci derecede bir sorun olarak siyasi iktidar tarafından pazarlanmıyordu. Bu ülkede insanlar ayrılıkları, sınırları aşarak birlikte yaşayabileceklerini, dost olabileceklerini, demokratik bir Türkiye’yi yeniden ve güçlü bir şekilde inşa edebileceklerini gördü. Bu ülkenin insanları ilk defa geleceğe umutla bakmayı öğrendi ama çözüm masası ne zaman ki devrildi, ne zaman ki İmralı’nın kapısına kilit vuruldu bu ülkede savaş gerilim kutuplaşma tekrar baş gösterdi. 
 
BİNLERCE TUTSAK BU SAVAŞ BİTSİN DİYE AÇLIK GREVİNDE
 
Bugün diyoruz ki artık bitsin. Bu savaş bitsin, bu yıkım, bu çatışma bitsin ve Türkiye halkları yarına daha güzel umutlarla, daha aydınlık ve ferah bir yürekle bakabilsin. İşte binlerce tutsak bunun için açlık grevinde. İşte bunun için milyonlarca insan çözüm, çözüm diyor. İşte bunun için bizler ısrarla “tecrit politikasından, bölme ayrıştırma politikasından vazgeçin, gelin siyaset konuşsun, gelin halklar barışı ve demokrasiyi konuşsun” diyoruz. Ve ben bugün bu zor koşullarda da olsak başarıya ulaşacağımıza yürekten inanıyorum. 
 
ÖZGÜRLÜK DAVASINA CANINIZI HESAPSIZCA KOYDUYSANIZ MUTLAKA KAZANIRSINIZ
 
Eğer bir davaya, özgürlük ve demokrasi davasına canınızı ve yüreğinizi hesapsız ve kitapsızca koyduysanız mutlaka kazanırsınız. Öyle veya böyle mutlaka kazanırsınız. Bütün Türkiye halklarının, çocukların, yaşlıların, gençlerin ve bu ülkenin geleceği için mücadele eden bu onurlu hareketin de mutlaka kazanacağına inanıyorum. Yanımdaki arkadaşın refakatçisi durumundayım, bu ortama gelmek için ağır bir manevi yükümlülük taşıyoruz, koşullardan kaynaklanan zorluklarını da yaşıyoruz. Umuyorum önümüzdeki duruşmada bu sorun çözülmüş olur ve ben de daha sağlıklı bir ortamda çözülmüş bir sorunun ferahlığını da yaşayarak duruşmaya gelip kendimi ifade etme şansına sahip olabilirim. 
 
SUÇLAMALARA YÖNELİK SAVUNMA: SUR’DA CİDDİ BİR KATLİAM GİRİŞİMİNE MARUZ KALDIK
 
Şimdi bu fezlekenin esas çıkış noktası da sokağa çıkma yasakları ve Sur’daki abluka. Sur ilçesinde çatışmaların yaşandığı bölgelerde mahsur kalan, can güvenliği sorunu yaşayan insanlarımızın yol güvenliği talebini dile getirmek. Çıkış noktası bu. Yeterince basın açıklaması, yürüyüşler, gösteriler düzenlendi; bu onlardan birisidir. Ancak farklılığı şudur: Bu basın açıklaması ve yürüyüş şahsımın ve benimle birlikte bulunan yaklaşık 150-200 partili arkadaşımın ve Diyarbakır halkının çok ciddi bir linç saldırısıyla ve bir katliam girişimiyle karşı karşıya kalmasıdır. En hakiki farklı budur. Benim hakkımda düzenlenen bir kısım fezleke olayları içeriyor ama bir çoğunluğu konuşma. Bu da onlardan biridir. 
 
BU BİR YAVUZ HIRSIZ FEZLEKESİ
 
Bu bir yavuz hırsız fezlekesi; ev sahibini haksız çıkarmaya odaklanmış, mağduru güçlü çıkarmaya odaklanmış, haklıyı haksız çıkarmaya odaklanmış bir fezlekedir. Bizim niyetimiz Sur’dan başlayarak ablukaları, ablukalar sorununa, sokağa çıkma yasakları olan kentlerdeki duruma dikkat çekmek ve sivillerin tahliyesi için kamuoyu oluşturmaktı, bazı koridorların oluşturulmasıydı. Sivillerin olduğu bölgelere operasyon yapılmaması ve bir güvenlik koridorunun oluşturulmasıydı. 
 
SUR’DAN BAŞLAYARAK CİZRE’YE KADAR YÜRÜMEK İSTİYORDUK
 
Sur ile ilgili söylediklerimizin yanında bir atmosfer yaratalım ki dikkatleri bu tarafa yöneltelim ki, insanların çıkışlarını kolaylaştıran, diyalog zeminin oluşturan bir durum oluşsun, bir kapı aralansın. Bu programların esas amacı buydu. Bu bizim sadece parti olarak değil çeşitli demokratik bileşenlerin DTK ve diğer sivil toplum örgütleriyle birlikte organize ettiğimiz kapsamlı programlar çerçevesinde yapılmış etkinliklerden birisiydi. Niyetimiz Sur’dan başlayarak, ablukadaki diğer kentlere doğru bir yolculuk gerçekleştirmekti. Son durağımız Cizre olacaktı. Mardin’den, Şırnak’tan dolaşarak, Cizre’ye kadar gitmeyi öngörüyorduk. Başlangıç noktamız da Sur’du. 
 
EMNİYET VE VALİLİK İLE ANLAŞARAK SUR’A YÜRÜDÜK
 
Bu yürüyüş gerçekleştirilmeden önce o dönemde devlet kurumlarıyla, emniyetle, kollukla ilişkiler gergindi. Parti örgütlerimizin ilişkileri de gergindi. O yüzden öyle kolay anlaşılan diyaloglar, bazı konularda ortaklaşılan bir ortam sağlanamıyordu. Ama bu yürüyüşte enteresan bir şey yaşandı. Valilikle, emniyetle bizim eş başkanlarımız, parti örgütümüz görüştü ve anlaştı. Anlaşılan şey şuydu: Biz çıkacağız belirli bir noktadan, tutanaklarda dosya ve harita da var. Biz bir yerden toplanıp çıkacağız. Sur’a kadar da polis izin vermedi. Tamam biz riskli bölgeye kadar gitmeyelim dedik. Bizim amacımız zaten kamuoyu oluşturmak, sivil insanların can güvenliği gibi konularda sorumluluğumuz var. Nereye kadar gidelim? Şu noktaya kadar gidelim. Belirlenen nokta, o noktadır. Orduevi de o noktadadır ve emniyet de valilik de. Biz kitle ile birlikte toplandık, yürüyüşün başlamasıyla birlikte belirli bir noktaya geldik. 
 
TUZAĞA DÜŞTÜK, DÜŞÜRÜLDÜK! 
 
Belli bir noktaya gelene kadar yürüyüş yapılıyor. Çok kritik bir yer var. Tabii biz sonradan düşündük, nasıl düşmüşüz böyle bir tuzağa? Bazen, hani derler ya cehenneme giden yol iyilik taşlarıyla döşenmiştir diye! İyilikle döşenmiş yollardan yürüdük ve kendimizi bir cehennemin ortasında bulduk. Orduevine giden her yol kapalı ve bir kısmı dikenli tellerle çevrilmiş ve oraya 300 kişinin girmesi demek yani tamamen Allah’a emanet bir pozisyona ortama girmek demek. Ve kendimizi maalesef emniyet güçlerine emanet edemediğimiz için her durumda Allah’a emanet durumdayız. Emniyet güçlerine emanet etmememiz gerektiğini bir kez daha öğrendik. İnsanların savunmasının olmadığı, insanların kaçacak hiçbir yerinin olmadığı noktada… Arkasından bir ses duyuldu sonra onun bir ses bombası olduğunu öğrendik. Bizim tabii ki yürüyüş organizasyonuyla gördüğümüz tespit ettiğimiz bir hareket yok. Yürüyüş yapan kitle içerisinden polis güçlerinin üzerine ses bombası atıldı. Ses bombası atıldıktan sonra da bize dönük herhangi bir şekilde durun denmedi, belli bir noktada önümüzü kesmek barikat oluşturmak gibi yaklaşımlar gelişmedi. Yaklaşık 5 dakika kadar daha o yürüyüş devam etti. Bu yürüyüşlerde sesler görüntüler şunlar bunlar olmuyor mu? Bu tür etkinliklerde eylemlerde yürüyüşlerde çok olur bazen profesyoneller olabilir bazen insanları telaşlandırıp, izdiham çıkarılabilir.
 
SES BOMBASI ATILMASINA RAĞMEN YÜRÜYÜŞ ENGELLENMEDİ!
 
Biz nasıl olsa belirlenmiş bir programımız var yürümeye devam ettik. O aşamaya kadar da bize hiç kimse bir Allah’ın kulu ses bombası attılar falan demedi. Demediği gibi her tarafımız demir kafesle duvarlarla kapalı olmasına rağmen polis güçlerinden o yürüyüşü engellemeye yönelik bir yaklaşım görmedik. Belli bir noktaya geldikten sonra bir sorun olduğunu fark ettik. Terörist saldırıdan bahsediyorlar ama benim böyle bir tespitim yok. Tutanaklarda iddianamede bu çıktı ama ilk başta herhalde polisin gönderdiği kayıtlarda var. İkinci kez bir bomba atıldığı yaralanma gerçekleştiği gibi bir şey var polis tutanaklarında. Oysa böyle bir şey yok. Böyle bir şeyler olmadan önce ondan sonraki aşamada tabii ki üzülerek böyle bir şey oldu.  Biz basın açıklamasına başladık, pardon daha bitmeden, basın açıklamasına başladık. Arkadaşlarımız anons yaptı. Anonstan sonra yanılmıyorsam konuşmaya ben başladım. Konuşmam esnasında tam ne hikmetse ben konuşmaya başladıktan sonra polis araçlarından anonslar gelmeye başladı. Ve anonslar başladıktan sonra ben konuşmamı durdurmadım. Çünkü doğrudan benim konuşmama yapılmış gibi algıladım. Basın açıklamasını provoke etmeye yönelik algıladım. O nedenle açıklamamı durdurmadım ama uzun bir açıklama yapmadım. En fazla 5 dakika konuşmuşumdur.
 
O GÜN YAŞADIĞIMIZ BİR KATLİAM GİRİŞİMİYDİ 
 
Ondan sonraki süreçte, ben açıklamamı bitirdikten sonra o sözünü ettiğim cehennem gibi bir ortamda gaz bombası yağmuruna tutulduk. Ama gaz bombası atıldı demek eksik kalır. Açıklamaya gelen kitle bilinçli bir kitle olduğu içim panik ortamı bir izdiham ortamı oluşmadı. Ortamı bizler kontrol etmeyi başarabildiğimiz için insanlar birbirini ezerek hayati risk ile karşı karşıya kalmadı. İzdiham olmadığı için bir yaralanma ve ölüm olmadı ama orada insanlar hem gazdan dolayı hem oluşan yoğunluktan dolayı bir ölüm yaşanmasa bile gaz bombasından dolayı yaralanmalar oldu. Ciddi yaralanmalar oldu, arkadaşlarımız hastaneye kaldırıldı. Ve o can pazarından itidalle, soğukkanlılıkla çıkmayı başardılar. O gün yaşadığımız özet olarak bir katliam girişimiydi. 
 
7 NO'LU FEZLEKEDEN BİR BÖLÜM
 
Bizim sadece haklılığımız, mücadele değerlerine bağlılığımız, demokrasiye ve barışa inancımız var. Bu inanç da emin olun ki onları yenecek güçte. Türkiye'nin demokratik geleceğini bizler, böyle bir zulüm karanlığı, böyle bir vahşet ortamı içerisinde inşa edebileceğimize inanıyoruz. Halkımız da 2016'dan asla umutsuz olmasın. Tarihte her zaman direnenler kazanır. Hiçbir hak ve mevzi mücadele vermeden elde edilemez. Barış, demokrasi istiyorsak bunun hak ettiği ve gerektirdiği mücadeleyi vermek durumundayız. Bizler daha geç olmadan tüm Türkiye halklarını her yerde Diyarbakır'a, Sur'a ses vermeye çağırmalıyız; Mardin'e, Nusaybin'e, Cizre'ye, Sur'a, Silopi'ye, Silvan'a ses vermeye davet etmeliyiz. Her yerde halklarımız bu faşizan zihniyete karşı demokrasi saflarında buluşmalıdır. Demokrasi ve barış için direnişin saflarında buluşmalıdır. Biz bugünkü saldırıya rağmen Şırnak'ta planladığımız yürüyüşümüzü, etkinliğimizi sürdüreceğiz. Görevlendirdiğimiz vekil arkadaşlarımızla birlikte, kurum temsilcilerimiz ve halkımızla birlikte bugün Şırnak'a ulaşmak üzere yola çıkacağız. Böyle bir süreç içerisinde, böyle bir an ve zaman içerisinde susmak ölümdür. Türkiye halklarının da bunu çok iyi bilmesi gerekir. Bakın bütün muhalefet partileri Anayasa tartışmaları adı altında başkanlık rejimini ve dikta rejimini onayladılar. Bütün Türkiye halklarını sadece Kürt halkının değil başkanlık rejimi adı altındaki dikta rejimine mahkum etmek için anlaşma imzaladılar. Türkiye halkları bugün direnmezse yarın çok daha büyük bir saldırı ve baskı dalgasıyla karşı karşıya kalabilir. İşte biz yarın çok geç olmadan hemen bugün burada müdahale etmek istiyoruz. Sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasını, ölümlerin ve vahşetin son bulmasını, demokrasinin ve siyasetin konuşmasını istiyoruz. Bugün gerçekleştirdiğimiz yürüyüş etkinliğinde de bundan sonra gerçekleştirdiğimiz her hareketimizde de sadece ve sadece bu anlayış için olacaktır. Bu anlayış etrafında birleşmeye ve buluşmaya çağırıyoruz bütün Türkiye halklarını. Hepinizi saygıyla selamlıyorum, yaralanan arkadaşlara geçmiş olsun diyorum. Ayrıca Bodrum Barış Grubu’ndan gelen kadın arkadaşlarımız gözaltına alındı. Derhal serbest bırakılmalarını talep ediyorum.”
 
BU BARIŞ VE DEMOKRASİ ÇAĞRISINI ANLAMAYAN BİR İKTİDAR PRATİĞİ VAR
 
Bununla ilgili örgüt propagandası davası açılmış. Yaptığım konuşmanın içeriği gayet açık, sarih ve net. Ortada bu açıklamanın içeriğini anlamayan bir siyasi iktidar yaklaşımı var. Konuşmanın içeriğinde barış demokrasi çağrısı, demokratik politika çağrısından başka bir vurgu olmamasına rağmen siyasi iktidarın baskısı ve yönlendirmesiyle oluşan bir fezleke. Bu fezlekenin çıkış nedeni de zaten budur. Siyasi iktidarın bizim gerçekleştirdiğimiz demokratik siyaset söylemine karşı, karşı karşıya olduğumuz baskı ve saldırı koşulları karşısındaki direngen tavrımızı cezalandırma yaklaşımını gördük iddianamede. Savunulamayacak hiçbir yanı olmadığını düşünmüyorum. 
 
İKTİDAR ASLA BAĞIŞLANMAYACAK BİR SUÇ İŞLİYOR: BARIŞ DUYGUSUNU KATLEDİYOR
 
Düşünmediğim gibi bize yönelik saldırıları karşısında siyasi iktidarın savunma vermesi gerektiğini düşünüyorum. Kendisini nasıl savunacağını merak ediyorum. Çünkü barışı katletmek, barış çağrısını katletmek çok ağır bir suç. İnsanlık suçu. Beşer şaşar. Birçok kişi birçok hata yapabilir. Ama asla bağışlanamayacak bir suç vardır. O da barış duygusunu, barış talebini katletmek. İşte bu siyasi iktidar bu duyguya, bu talebe karşı suç işliyor. Bunun karşısında geliştirebileceği hiçbir savunmanın da bana göre inandırıcılığı yoktur. 
 
3 YIL ÖNCE BUGÜNLERİ GÖRDÜK, ENGELLEMEDİĞİMİZ İÇİN ÜZGÜNÜM
 
Ben bugün fezlekeleri okudukça söylemek zorundayım; 3 yıl öncesinden bugün yaşananları ne yazık ki gördük. Evet biz de engelleyemedik. Bunun için üzülüyorum. Görmemize rağmen engelleyemedik. Çabalamadık, çalışmadık demiyorum ama engelleyemedik. En azından çabaladık. 
 
BİZ KAPI AÇMAYA ÇALIŞIYORUZ, SİZ DE BU ÇÖZÜM ODAKLI YAKLAŞIN VE KAPI AÇIN
 
Seçim sonuçlarından sonra insanlar hafiften nefes almaya başladı. O da ne kadar sürecek garantisi yok. Çünkü siyasi iktidara bağlı. Bir akşam tepesinin tası atabilir her şey ters yüz olabilir. Aldığımız o yarım nefes bile zehir olabilir. Türkiye’de durum şu an pamuk ipliğine bağlı. Bakın, şartlar çok ağır ama “ille tepenize vuracağım, ille silahlı silahsız ayırmadan baskı altına alacağım, zapturapt altına alacağım” yaklaşımından vazgeçin. Biraz çözüme odaklanın, biraz kapı açın. Biz de bakın kapı açmaya çalışıyoruz. Ateş düştüğü yeri yakmaz dedik. Diyarbakır'ın üzerine düşen ateş İstanbul'u, İzmir’i Denizli’yi Trabzon’u da yakar demişim. Bunu söylediğim için bana terör örgütü adına tehdit suçlaması yapmışlar. Bu kadar anlamakla derdi olan bir iktidar ve o iktidarın yargıçlarıyla karşı karşıyayız. Çok net söylemişiz. Bunun vebalini halkımız öder, ateş düştüğü yeri yakmaz sadece. Diyarbakır’daki hapşırsa İstanbul’daki hasta olur dedik. Türkiye toplumunu hasta ettiler. 
 
BÜTÜN TÜRKİYE’Yİ HASTA ETTİLER
 
Niye? Çünkü Türklerin bir bölümünde kendilerinin yarattığı hastalık, siyaseti çürütüyor. Bu nedenle bütün Türkiye’yi hasta ettiler. Biz de bunu bu gerçeği söyledi. Çatışmalar, ölümler, sokağa çıkma yasakları, yaşanan sivil ölümleri bunlar ve bu saldırıları gerçekleştirenler çok daha büyük sorunlarla, büyük dertlerle karşılaşacaklar. Bu dertlerle yüzleşmemiz lazım. Bu bir insanlık ayıbıdır. Türkiye bu ayıbı hak etmiyor. Bu durumu değiştirmesi lazım. Sadece bununla olmaz daha kötüsü de var dedik. Daha kötüsü de geldi. Bu hale geldi, sıkıyönetim geldi, OHAL geldi, KHK rejimi geldi, başkanlık rejimi geldi. Gelmeyen kalmadı, bu yurttaşın başına daha ne getirecekler kimse bilmiyor. 
 
BİZ BU SUÇU İŞLEDİK VE İŞLEMEYE DEVAM EDİYORUZ
 
Suçumuz ne? Bunu 3 yıl önce söylemişiz. Bu suçsa işledik. Biz bu suçu kardeşim dün de söyledik bugün de söylüyoruz. Söylemeye de devam edeceğiz. Bunların suçlarını yüzlerine vurmaya devam edeceğiz. Ama bu fezleke konusunda altını çiziyorum tekrar. Ortada örgüt çağrısı falan yok. Böyle bir şey külliyen yalan. Zaten iddianame o kadar lakayt ki! Nerede yapmışlar bu çağrıyı, kim yapmış? Kayıtlarında var mı? Ben Diyarbakır Gençlik Meclisi diye bir örgüt tanımıyorum. Sen nerden tanıyorsun? Bunların hiçbirisi yok. Bilinmesi için işte çağrı yapmış. Gençlik meclisiymiş, belediyenin önüne çağırmış, işte biz de belediyenin önündeymişiz. Bu nedenle örgüt çağrısı doğrultusunda, çağrı yapmışım ben bunu açıklamayla. O nedenle terör örgütü propagandası yapmışım. Yani hukuk bu kadar ayaklar altına alınamaz. 
 
BÖYLE BİR İDDİANAME HAZIRLANAMAZ
 
Bunu da söylemeden geçemiyorum ne yazık ki. Hukukçular var elbette onlar daha iyi bilirler ama yazık günah yani. Böyle bir iddianame böyle bir fezleke düzenlenemez. İnsan okuduğu ders kitaplarına acır biraz. Bu fezlekenin düzenlenmesi hakkında başka bir şey söylemiyorum. Yazıktır. 
 
SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARI CİDDİ BİR SORUNDU 
 
Diğer bir fezlekeden devam ediyorum Sayın Başkan, 5. fezleke. Bu da şimdi Diyarbakır’da yine Sur ve başka bir yerde Diyarbakır Meydanı’nda yaptığım basın açıklaması. Burada da yine kurum temsilcileriyle, sivil toplum örgüt temsilcileriyle. Yanılmıyorsam dosya bilgilerine çok ayrıntılı bakamadım meslek odasında yapmış olmamız lazım, esnafla birlikte aynı zamanda yapmak istediğimiz Diyarbakır yurttaşının, bölge halkının, esnafının, işçisinin kadınının taleplerini ve sıkıntısını dile getirmek amacıyla yaptığımız bir basın açıklaması bu. Çünkü sadece sokağı çıkma yasağı Sur ilçesinde değil, birçok ilçede gerçekleşiyordu. Bütün Diyarbakır’da çok ciddi sosyal ve ekonomik bir soruna dönüşmüştü sokağa çıkma yasağı. Çok ciddi başlıca sorunları aynı zamanda gördük. Biraz da bölge halkının isteği ve talebiyle ortaklaşıp, birlikte gerçekleştirdiğimiz, halkın, toplumun, esnafların ve yurttaşların beklentilerini dillendirdiğimiz bir basın açıklamasıydı. O nedenle sivil toplum örgütleriyle birlikte organize ettik. 
 
(Yüksekdağ hakkında hazırlanan 5 Nolu fezlekeden bölümler okudu) İnsanca yaşamanın nefes almanın yasak olduğu mahallelerde yaşayan halkımızı selamladım. Öncelikle bu topraklarda sokağa çıkmak yasak, bu topraklarda onurunu ve kimliğini özgürce haykırmak yasak, bu topraklarda onurunu ve kimliğinin hak ettiği taleplerle buluşmak yasak. Ama bu topraklarda gün aşırı sokağa çıkma yasağı ilan etmek serbest. 
 
Burada şöyle bir sorun da var onu işaret etmeye çalışmışım. "Sur sokağa çıkma yasağı" demişim ben ama okudukça daha net hatırlıyorum Diyarbakır'ın Sur'a yakın başka mahallelerinde de bir gün önce karar alınıyor, sokağa çıkma yasağı ilan ediliyordu. Buna özellikle dikkat çekiyorum.
 
(Fezlekeden devam ediyor) Bu topraklarda gün aşırı sokağa çıkma yasağı ilan etmek serbest. Bu topraklarda can almak serbest, bu topraklarda “oluk oluk kan akıtacağım” diye savaş ya da ölümle halkımızı tehdit etmek serbest. Sadece tehdit değil bu topraklarda oluk oluk kan akıtmak da serbest. Hiçbir anayasal ilkeye uymadan, temel hukuku hiçe sayarak uygulanan sokağa çıkma yasaklarından birisi de Sur’da yaşanıyor, Sur’da uygulanıyor. Ve bu süre boyunca nice gencimizi, insanınızı kaybettik. 17 ilçede sokağa çıkma yasağı ilan edildi, yüzlerce insanımızı bu zaman dilimi içinde yitirdik.
 
Kalıcı bir iç barış sağlanmadan, bunun zemini oluşturulmadan, böyle bir savaş ortamı içerisinde, Türkiye halklarının, Kürt halkının kendi geleceğine ve bugününe sahip çıkabilmesi mümkün olmuyor. Bugün siyasi iktidar hem çatışma siyasetini tırmandırıyor hem de bölgede bir çatışma ve gerilim siyasetini yükseltiyor. Bugün Sur halkı bundan önce özyönetim talebini ilan eden bütün halklarımızın yaptığı gibi barışın ve yeni bir yaşamın temelini oluşturabilecek demokratik taleplerini ortaya koyuyor. Demokrasi olmadan barış olmaz. Bu topraklarda demokratik haklar kazanılmadan kalıcı bir barışın sağlam temelleri oluşturulamaz. İşte bu savaş yangını ve deryası içerisinde Sur halkı da demokratik bir yerinden yönetim anlayışıyla Türkiye’de barışın, Kürt halkının talep ettiği tarihsel hakların mücadelesini yükseltiyor. Buna siyasi iktidarın aylarca önce verdiği cevap askeri ve siyasi operasyonlardan başka bir şey olmadı. Bugün yine bir kitle katliamı ile karşı karşıyayız. Aylardan bu yana ölümleri durdurmak için meydan meydan, sokak sokak dolaşıyoruz. Onlar dört bir yana şiddeti ve operasyonları yayıyorlar, bizler ise dört bir yanda halkımızın canını, malını, yaşam alanlarını korumak için seferber olduk ve bugün de Sur için seferber olma zamanıdır. Sur halkının bir katliam tehdidiyle karşı karşıya olduğu böyle bir anda, Suriçi halklarının birbirinin canına, yaşamına ve bu demokratik talebe sahip çıkmasının zamanıdır. Bugün dört bir yanda askeri birlikler küçücük bir ilçenin küçücük mahallelerine sevk edildi. Hendekler var bahanesiyle bütün bir bölge, kentler ve şehirler evlerimizin içi çatışma alanına dönüştürüldü. Çatışma, korku ve baskı siyaseti sadece hendeklerin olduğu bölgelerde yaşanmıyor. Her ilin içerisine bir korku ve teslimiyet imparatorluğu kurmaya çalışıyorlar. Bu korku imparatorluğuna, bu teslimiyet dayatmasına asla ve asla boyun eğmeyeceğiz. Ve bugün de mahallelere dönük askeri sevkiyatlarla operasyon hazırlıklarının yapıldığı bu saatlerde bütün Türkiye halklarının barış, özgürlük ve demokrasi için Sur halkının, Kürt halkının ve Diyarbakır’ın çağrısına ses vermesi, yanıt vermesi gerekiyor. Bir parça vicdan taşıyan her insanın bu katliamcı operasyon hazırlıklarına derhal son vermesi gerekmektedir. Gözümüzün önünde yeni bir katliam yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Bakın bugün Sur’da tanklar ve toplarla askeri birliklerle darbe hazırlıkları yapılırken Cizre’de bütün devlet memurlarını kentten gönderdiler. Soruyorum bu uygulamayı yapanlara, bu siyasi iktidara: Hani bu topraklar sizin topraklarınızdı? Hani bu halk sizin yurttaşlarınızdı? Neden bu halka düşman askeri muamelesi yapıyorsunuz? Neden bu insanlara, Kürt halkına düşman muamelesi yapıyorsunuz? Yıllar boyunca Kürt halkı barış, adalet, eşitlik ve özgürlük için her koşulda kalıcı barışa ulaşmak için sorumluluğunu yerine getirdi. Bu halkın sabrıyla bir kez daha oynamaya kimsenin hakkı yok. Her gün daha fazla ölümle sınamaya kimsenin hakkı yok. Biz bu topraklarda Amed halkının barış ve bir arada yaşayabilmek için demokratik bir özyönetim iradesini, demokratik bir halk iradesini inşa edebileceği bütün Türkiye’nin geleceğinin güvencesi olduğu bir siyasi çizgiye inanıyoruz. Ve bu siyasi çizgiyi yürüten halkımızın sonuna kadar yanındaydık, yanında olmaya devam edeceğiz. Batıdaki kentlere, tüm Türkiye kentlerine çağrımdır: bugün Kürdü yakan ateş hiç kimse sanmasın ki sizin kapınızın önüne de düşmez. Bir yerde korku imparatorluğu kurulmaya çalışılıyorsa, bir yerde çocuklar gençler katlediliyorsa, yaşam bir can pazarına dönüştürülüyorsa bu ateş herkesi yakar. Bu ateş Ankara’yı, İstanbul’u, İzmir’i, Muğla’yı her yeri yakar. Karşısında duran hiçbir güce hiçbir kesime tahammül göstermez. İşte bugün daha geç olmadan Türkiye halkları Kürt halkıyla omuz omuza vermeli. Yeni demokratik Türkiye’yi hep birlikte ortak direnişleriyle inşa etmelidir. Ve bugün yeniden vefalı, direngen, değerlerine bağlı Sur halkını selamlıyorum. 
 
GERÇEKLERİ KESKİN BİR DİL İLE ORTAYA KOYDUM: BU BENİM KARAKTERİMDİR
 
Bu konuşmanın içerisinde gerçeklerin keskin bir dille ifşası var. Benim bütün konuşmalarımda, bir siyasetçi olarak yaptığım bütün konuşmalarımdaki tavrımı, tarzımı zaten siyasi kamuoyu biliyor. Ben bir siyasetçi olarak aynı zamanda HDP Eş Genel Başkanı olarak; muhalefet ettiğimiz, mücadele ettiğimiz siyasi iktidar karşısındaki gerçekleri net, doğrudan, açık, dolambaçsız ve kesin bir şekilde ifade etmeyi bir üsluba dönüştürdüm. Bu benim üslubumdur. Üslup aynı zamanda bir insanın karakteridir, karakterinin önemli bir parçasıdır. Bu aynı zamanda bir siyaset üslubudur ve siyaset karakteristiğidir. Ve bence çok ahlaki bir karakteristiktir. Gerçekleri doğrudan ifade etmek, açık olmak. Dostuna da hasmına karşı da açık olmak ve hiçbir şeyden çekinmemek. 
 
CESARETLİ OLMAK BENİM İÇİN GÖREVDİR
 
Bütün varlığını ortaya koyarak, yurttaşların sana verdiği vekalete layık olmak için cesaretli davranmayı başarabilmelisin. Cesaret bizim için kazanılmış ya da yapısal bir özellik değildir, bize verilmiş bir görevdir. Beni seçen 6 milyondan fazla yurttaş veya beni dinleyen milyonlarca insan ve Türkiye halkları bana cesur olma görevi verdi. Onların söyleyemediklerini açık, dolaysız ve kesin bir biçimde söyleme görevimiz vardır. Bir laf vardır: Söz, gerçek ve gerçekten beslenen söz kılıçtan keskindir. Bunlar neden bizimle uğraşıyor? İşte cevaplarından birisi: Çünkü bizim sözümüz onların kılıçlarından keskindir. Biz onların gerçeklerini, kendilerine itiraf edemedikleri gerçekleri, Türkiye toplumunda başka birisinin söyleyemeyeceklerini söyledik. Söylemeyi başardık. Sözlerimizle bu kadar uğraşmalarının, bu kadar saldırmalarının sebebi budur. Bizim sözlerimiz onların kılıcından keskindir çünkü, gerçek kılıçtan keskindir. Bu konuşmayı okuduğunuzda bunu görürsünüz. Benim dosyalarım baştan sonra bunu anlatır. 
 
BU YARGILAMALAR DERS KİTAPLARINA GİRECEK
 
Hukuk ders kitaplarına girecek yarın öbür gün. 3 yıl mı 5 yıl 10 yıl mı bilemem ama bizim bütün bu yargılanmalarımız ders kitaplarına girecek, iddia ediyorum. Yarın inşallah hep beraber görürüz. Biz tarihe girecek miyiz bilmiyorum, o siyasetin konusudur. Siyasetin tarihine girer miyiz girmez miyiz onu halkımız bilir. Ama benim bildiğim şey şudur: bu iddianamelere baktığımda olumsuz örnek olarak hem dünyada hem Türkiye’de ders kitaplarına girecek. Siyasi iktidar tarafından hukukun kötüye kullanılmasının en berbat örnekleri haline gelmiş iddianamelerimiz. 
 
BAŞTAN SONA BÜTÜN GERÇEKLERİ YÜZLERİNE VURA VURA SÖYLEDİM BUGÜN DE SÖYLÜYORUM
 
Baştan sona her şeyimizi yüzlerine çarpa çarpa, vura vura söylemişim. Yine de söylerim. Onun için hala uğraşıyorlar. Onun için cezaevindeki HDP’li siyasetçiler her gün seçim meydanlarında ellerinde her türlü güç, kuvvet, kudret, haşmetlerinden sual olunmuyor. Onun için hala bizimle uğraşıyorlar. Madem güçlüsünüz niye peşinen 8 yıl ceza verdiğiniz daha kaç yıl ceza vereceğiniz Figen Yüksekdağ’la uğraşıyorsunuz hala? Acizsiniz demek ki. Ben değilim aciz olan, sizsiniz. Bunları yine söylüyorum. Duyar mı? Bu halk duyar. Bizim sesimiz dışardadır. 
 
ERDOĞAN HER YERDE SESİMİZİ DİNLETTİ BİZİM SESİMİZ ONA CEVABINI VERDİ!
 
Daha yeni yerel seçim yapıldı. Milyonlar bizim sesimizle konuştu. Bizim sesimizi kötülemek, terörist, kötü demek için, miting meydanlarında teşhir etmek için bizim sesimizi dinletti kendi kitlesine. Ama asıl bizim sesimiz onun sesine cevabını verdi. O tek adamlık, meydanlarda bize dönük tehdit ve saldırı sesine esas cevabı bizim dışardaki sesimiz olan milyonlar verdi. Biz yine bunu söyleyeceğiz, cezaevinde olsak da söyleyeceğiz. Hayat bilmediğiniz, inanamayacağınız mucizelerle doludur. Çok güzel yollarla doludur. Kurdun kuşun kanadında bizim sesimiz bu topluma ulaşır, bu hayata ulaşır. Hayata sözümüzü söylemişiz biz. 
 
HUKUKSUZLUĞU HUKUK HALİNE GETİRMEK AKP İKTİDARI TARAFINDAN İCAT EDİLMİŞTİR
 
En çok taktıkları şey hatta, kamu adına dava açma sistemi, bu bizatihi siyasi iktidarın icat ettiği yöntemlerden birisidir. Hukuki hakların ve kamu davalarının kötüye kullanılması amacıyla, bir kaos oluşturmak amacıyla ve kendilerine delil toplama ihtiyacı hissetmeksizin, hukuksuzluğu hukuk haline getirmek için AKP iktidarı tarafından icat edilmiş bir yöntemdir. Mail atılıyor diyor ki “gözünün üstünde kaşı var ters ters bakıyordu, ben bunun ülkeyi böleceğinden şüphe ediyorum” diyor. Ondan sonra da savcılık yemeyip içmeyip dava açıyor. Bunların hepsi sistemin nasıl işlediğini de biliyor. Kimseyi kandırdıklarını sanmasınlar. Aradaki bağları, mekanizmaları bilmediklerini sanmayın. Gelecek bir tane maili de bekliyor zaten. Bir tane mail atılıyor haydi bakalım otur bunu fezlekeye, soruşturma evrakına dönüştür. Bu da onlardan bir tanesi. 
 
KULLANDIĞIM BİR MECAZI TEHDİT OLARAK ANLAMAK VE ANLATMAK BİR AYIPTIR
 
Söylediğim sözlere bakıldığında Türkçe’ye saygısızlık edilmiş. Hukuka saygınız yok bari dilimizi lütfen iyi kullansınlar. Kullandığım bir mecazı tehdit olarak anlamak ve anlatmak nasıl bir ayıptır. Bunun açıklanacak bir tarafı yok. Çıkmışım, Sur’un ocağına düştü bu ateş, batıdaki illeri sayarak bakın insanların canı yanıyor bu ateşi durdurmazsanız bu ateş dönüp her yeri sarar demişim. Yakma fiilinin de öznesinin kim olduğunu açıkça anlatmışım. Türkçede gayet sarih bir şekilde anlatıyorum. Keşke bu fezlekeyi hazırlayan savcı da bunu duysa, çok isterim duymasını. Yakmak fiilinin öznesinin kim olduğunu söylemişim. Bu baskıcı otoriter iktidar kendisine karşı çıkan hiçbir kimseye tahammül göstermez çünkü demişim, sonra ne olmuş? 
 
ABLUKA ALANLARINDAKİ GENERALLER TÜRKİYE’YE DARBE GİRİŞİMİNDE BULUNDU
 
Dediğimin gerçekleştiğini görmedik mi? Bundan sonra 6 ayı bile geçmeden Türkiye’de darbe girişimi başlatılmış. Bu darbeciler içerisinde kimler var peki? Birilerine sürpriz olabilir söyleyeceklerim ama siyasi tutuklular için hiç de sürpriz değil çünkü çok iyi biliniyor. Ablukalar içerisindeki operasyonları yürüten askeri birliklerin başındaki generaller, albaylar var. Yani ablukaların yaşandığı dönemde biz bakın bu ateşi yakanlar yarın gelir her yanı yakar dediğimiz güçler tam da dediğimiz şekilde aradan birkaç ay geçtikten sonra bütün Türkiye’yi İstanbul’u yakmaya çalışır dedim. Yapmışlar hatta, Meclis’i bombalamışlar. Ben bunu demişim. Siyasi iktidar çıkıp bana hesap soracağına, beni neden dinlemediğinin hesabını versin her şeyden önce. Aylar öncesinde sizi uyarmışız, “bakın normal bir süreç işlemiyor, bu savaş bütün Türkiye’ye yayılır, her tarafı kaplar önüne geçemezsiniz. Biz geçmeye çalıştık geçemiyoruz, gelin birlikte yapalım” demişiz. Yapmamışlar, sonra da İstanbul, havaalanları, batıdaki kentler bombalanmış. 
 
KENDİMİZİ DE ELEŞTİRİYORUM: KEŞKE DAHA ÇOK PROJE ÜRETEBİLSEYDİK
 
Ben kendimi de bizim bu süreçteki tavrımızı da eleştiriyorum elbette. Biz çok az proje yaptık. Düşünmediğimizden mi? Projelerimiz olmadığı için mi? Hayır. Çok şükür, bu konuda bilinç bizde var, uzman arkadaşlarımız da var. Ama biz sürekli ölümle, savaşla, insanların can derdi ile özgürlük sorunlarıyla uğraşmaktan bu ülkenin, bu yaşam alanlarının nasıl geliştirilebileceğine dair planlar, projeler, programlar, kadın sorunuyla ilgilenmek gibi konularda çok az siyasi çalışma yürütebildik. Keşke daha güçlü katkılar yapabilseydik, savunma değil geliştirme pozisyonunda siyaset yapabilseydik.  Ama ne yazık ki bize böyle bir alan tanınmadı. Halkların Demokratik Partisi saflarında siyaset yapan bütün arkadaşlarımız, saldırılar karşısında kendilerini savunmak, insani ve onurlu duruş ve demokratik birlikteliğimizi güçlü ve baki kılma mücadelesi vermekten siyasetin başka alanlarına yönelme lüksü bulamadı. 
 
NE KADAR ÇOK İNSAN KURTARABİLİRİZ DİYE DİDİNDİK
 
Elimizde raporlar var ama avukatların elinde, celse arasında heyete iletebiliriz. Baro’nun ve çeşitli insan hakları örgütlerinin Sur’la ilgili hazırladığı insani raporlar var, yanılmıyorsam iki tane rapor var. O raporlar da doğrudan Sur’daki sorunun ne kadar ağır bir sorun olduğunu ortaya koyuyor. Benim de konuşmalarımda aleni bir biçimde ifade ettiğim gibi, ne kadar çok insanın canını kurtarırız, basın açıklamalarımızı bu amaçla yapmıştık. Çünkü Sur’da bombalar düşüyor, evinin içinde kahvaltı sofrasında tanktan atılan mermi kadının çocuğunu öldürüyor, kadının kafasını koparıyor. O kadar korkunç şeyler yaşanıyor. 
 
Çok da aslında siyasetçi gibi baskın bir konuşma yapmamışım, daha baskın bir konuşma yapmam gerekirdi o koşullarda. Ama demek ki şartlar o kadar acil, o kadar ivedi bir durum gerektiriyormuş ki ben daha can güvenliği sorunlarına, özel olarak sokağa çıkma yasaklarının kaldırılmasına özel olarak askerin bölgeye girmesine, sokağa çıkma yasaklarının olduğu bölgelere girme hazırlıklarına karşı söz söylemişim. 
 
SUR’A ORDUYU SEVK ETTİLER
 
Konu şuydu; özel harekât, polis-güvenlik güçleri, jandarmanın bir kısmı, zaten operasyonlarda içeride vardı. Ama kapsamlı askeri birlikler, ordu birliklerinin mahalleye alınmasıyla bir sevkiyat kararı alınmış. Yanılmıyorsam o gün sevkiyatın yapılmış olması gerekiyor ya da benim konuşmamdan hemen sonra yapılmış olması gerekir. Esas olarak bunu okuyalım diyorum. Bu bölgede zaten binlerce özel harekât polisi var, özel görevlendirilmiş birlikler var hatta kim olduğunu bilmediğimiz özel birlikler, ekipler var. Bunun içine bir de ordunun girmesi çok kötü olur. Bununla ilgili aslında başka yaptığım konuşmalar da var ama fezleke konusu haline gelmemiş.
 
YERLEŞİM YERLERİNE ORDUYU SOKMAYIN DEDİK!
 
Özel olarak şunu ifade etmiştim; orduyu, askeriyeyi bu işin içine karıştırmayın. İşin içine karışırsa, haneler içine bir de askeri birlikler; tanklar, toplar, kıtalar girmeye başlarsa bu işin içinden çıkılmaz. Hem can kaybı, sivil kaybı tahmin edilebileceğinden çok daha fazla olur, denetim-kontrol diye bir şey kalmaz. Sizin de denetiminiz ve kontrolünüz diye bir şey kalmaz. Ortam çok gergin, bu savaş ortamı içinde savaşı kendi memleketinize taşıyorsunuz. Bu iç savaşı Türkiye’ye taşımak demek. Bu şu demek: sonraki fezlekelerde yine konuşacağım, anlatacağım. Türkiye’de asıl iç savaş potansiyeli var. Buna işaret etmek gerekiyor. Bunun için de, buna işaret ettiğimiz için de aynı zamanda buna karşı mücadele ettiğimiz için de bu siyasi iktidar, hakkımızda dava açanlar bu kadar uğraşıyor. Tezgahın büyüğünü açığa çıkardık. Büyük tezgahı açığa çıkarınca, bunun hesaplaşması ve cezası da büyük oluyor. Yaşadığımız tablonun özeti budur aslında. 
 
SURİYE İÇ SAVAŞINI ÜLKENİZE TAŞIYORSUNUZ DEDİK
 
Çok ciddi bir risk vardı. Ve biz karar karar, aşama aşama, adım adım bunu engellemeye yönelik siyaset yapmaya çalışıyoruz. Suriye’deki savaşa bakın, oradaki iç savaşı buraya taşıyorsunuz demektir. Buna teşne olan uluslararası güçler de, bunun içinde liderler, uluslararası, bölgesel güçler de var. Bu bütün Türkiye halkları için çok büyük bir yıkımdır. Başta da Kürt halkı açısından ciddi bir yıkımdır. Bu meseleyi konuşmanın esası da bunu söylemek olabilir. Bu konuşma da buna ilişkin bir konuşmaydı. 
 
DEVLETİN OLURU VE ONAYI İLE YAPILAN GENÇLİK KONGRESİNE KATILMANIN NERESİ SUÇ?
 
Bir fezleke daha var: 3 No'lu fezleke. Bir kısmını özet yaparak gideceğim. Katıldığım etkinlik DEM-GENÇ Kongresi’dir. Bütün kongreler gibi emniyetten, valilikten gerekli izinlerini, onayını almış, kongre iznini almış bir kongredir. Bazı konularda söyleyecek şey bulmakta zorlanıyorum. Ben zaten gençlik kongresine gitmişim. Zaten sizin temsil ettiğiniz devletin izniyle, oluruyla, onayıyla kongresini yapan bir gençlik örgütlenmesi. Ben de o gün çıkıp gençlere destek olmak için kongreye gittim. Gençlere destek verdiğim çok açık. Bunu boldlayacak ne var. Bu sorun kimin sorunu? Buradan başlayarak birinci altını çizdiğim nokta bu. Burada ifade edecek bir şey yok. Gençlerle yoldaş olmuşum, bunda suç olacak bir şey yok. Gerçekten iddialarla, suçlamalarla fazla aklımızla oynanmaması lazım. 
 
Yine boldlanan yerde "burası Amed, direnişin başkenti, halkımızın hayallerinin başkenti. Nice büyük kavgalar gördü, nice büyük direnişlere sahne oldu bu caddeler bu sokaklar. Halkın hayallerine geleceğe duyduğu özleme saldıranlar da oldu. Ve bu kent tarih boyunca direndi. Yine bugün tarihsel bir direniş daha yaşandı Sur’da kardeşlerimiz, analarımız, gençlerimiz, halkımız tarihsel bir direnişe imza attı. Selam olsun direnenlere, selam olsun direniş kalesini koruyanlara. Ve sadece Sur’da değil ülkenin 4 bir yanında bu iktidara karşı savaştan, ölümden başka hiçbir şey bilmeyen bu iktidara karşı halkımızın hakkını savunanlara" demişim. 
 
"Halkımız her gün onlarca evladının cenazesini toprağa veriyor. Her gün bu kentlerde halkımızın canı, kanı sizin savaşınızın hedefi haline getirilmişken sizin gibi bir zorba iktidar için de hiçbir şey yolunda gitmiyor" demişim son bölümünde.
 
Fezlekenin boldla işaretlenen kısımlarını okudum. Kongrede gençliğin o devrimci ruhuna işaret ettim. Suç olarak adlandırılanlar da dahil olmak üzere söylediğim her bir söz Türkiye gerçeğinin bir parçasını ifade eder. Türkiye’nin bütün parçalarıyla barışık olmayan bir hukuk sistemi de olamaz bir devlet sistemi de olamaz. Bu siyasi iktidar şuna karar vermeli; kendisi gibi düşünmeyen ve kendisi gibi konuşmayan insanların düşüncesiyle ve sözüyle barışıp barışmayacağına karar vermeli. Bakın bugün savaşıyor. Sözlere savaş açmış durumda. Bazen bu sözler dolayısıyla insanlar öldürülüyor. Hiçbir zaman bedelsiz olmaz. Sözler hedefte. Çok ağır olmuştur. Ama bu sözler çok güçlüdür. Çünkü bu sözler çok gerçektir. Türkiye'de iktidarlar hala bu parçaları birleştirememiştir. Türkiye toplumunu bölünme paranoyasıyla ilgilidir onlar. Oysa bunu tek düşünen onlar, Türkiye'yi parça parça yapan onlar. Her parçayı başka bir ağacın altına gömmek isteyen, yok etmeye çalışan onlar. O gün orada yaşayan halk, direnen halk; Sur'da 8 yaşında 10 yaşında çocuğuyla yaşayan halk. Evet direnen insanlar bir avuç terörist grup değil. Orada bir halk var, yaşayan insanlar var. Siz halka karşı yapıyorsunuz bunu. Yetkilerinizi aşıyorsunuz. Ve bütün konuşmalarımızda buna işaret ettik. 
 
DEVRİMCİ HAREKET BU ÜLKENİN ÖZÜDÜR
 
Bırakın teröristi, vatan hainiyiz, vatandaşlıktan çıkarılıyoruz. Nice aydın, yazar, sanatçı Türkiye'nin değerine değer katan nice devrimci, terörist olarak tanımlanıyor, vatan haini olarak görülüyor. İktidarlar tarafından öyle görülüyor. Ama aradan geçen zamana baktığınızda onların değerlerinin kaldığını gösterdi. Birikim böyle bir şey. Kabuk kalır, toz toprak kalır, posa kalır süzgecin üzerinde. Öz, süzgecin altından akar gider. Devrimci hareket bu ülkenin özüdür. Süzgecin altındadır. Ama bu ülkede iktidarlar, faşizan iktidarlar bu ülkenin posasıdır, atılması gereken posasıdır. Aradan yıllar geçtiğinde geriye dönüp baktığımızda gençliğin devrimci değerleri kalacak. 
 
DEVRİMCİ OLMAZSANIZ BULUNDUĞUNUZ TOPRAKLARDA BİR GIDIM DEĞİŞİKLİK OLMAZ
 
Hiçbir toplum devrimci değerler olmadan ilerleyemez. Bunu en iyi siyasetçiler bilmeli. Çünkü onun görevidir, siyasetçinin de devrimci olması gerekir. Devrimci olmazsanız statükolara katlanırsınız. Siyasetçilerin görevi çizginin dışına geçmek, sınırın ötesine geçmektir. Devrimci olmazsanız bulunduğunuz topraklarda bir gıdım değişiklik olmaz. Birileri size bugün kötü diyebilir, bedel ödeyebilirsiniz ama çakılı kalmak gibi bir lüksümüz yok. Ben de devrimci bir siyasetçi olarak devrimci gençliği selamlamışım. Konuşmamın içeriği de bir suç olarak asla tanımlanamaz.
 
Erdoğan'a Cumhurbaşkanı demiyorum, bu ülkenin partili Cumhurbaşkanı olarak; bu ülkenin cumhurbaşkanı bağımsız, herkesi temsil eden, herkesin sorumluluğunu taşıyan bir Cumhurbaşkanı, devlet başkanı olarak konuşsaydı, o sorumluluğun o bilincin sahibi olsaydı zaten o cümleleri kurmazdık? "Kürdistan" diyoruz, "defol git Kürdistan'a" diyor. Yani bu memlekette bu ülkede artık siyasetçilerin, iktidar sahiplerinin, halkını, yurttaşını, kendini, kendi vatandaşını kovma, sürme siyasetinin sonu gelmedi mi? Bunun sonunun geldiğini anlamak için daha neler yaşanması gerekiyor? Bu ülke vatandaşını kovdular, sürdüler, 80 darbesinde binlerce insanı vatandaşlıktan ve yurttaşlıktan çıkardılar. Onlar gittikleri yerlerde başarı kazandılar. Şimdi onları Türkiye'ye çağırıyorlar. Gelen olursa... Gelen olmadığı gibi giden oluyor. En parlak beyinler, bu memleketin topraklarının yetiştirdiği en değerli insanlar kaçıp gidiyor, terk ediyor. Terk etmeyenleri, terk etmemekte direnenleri de kovuyorlar. Kusura bakmasın, hiç kimse hiçbir yere gitmiyor. Bu koşullarda da gitmedik, gitmeyeceğiz.
 
ONLAR KOVDUKÇA BİZ ONLARIN ÜSTÜNE GİDECEĞİZ
 
Sayın Cumhurbaşkanı bizi kovdukça, biz onun üstüne üstüne gidiyoruz. 31 Mart seçim sonuçlarına baksın. "Kürdistan'a git" dedi, "Kürdistan'a kovuyorum sizi" dedi, gitti İstanbul'un merkezine yerleşti halk. Ve yine çok net söylüyorum; halkı, bizim seçmenlerimizi, bizim siyaset tarzımızı dışladıkça, kovma, def etme gibi kirli söylemlere sarıldıkça iktidar siyaseti her gün bizi kovmaya çalıştıkları yere gittiğimizi, yerleştiğimizi görecek. Onlar bizi kovdukça biz tersine onların üstüne gideceğiz. Bugün yaşadığımız örnekte olduğu gibi. Çünkü artık bu ülkede yurttaşlar, kendi vatanlarına ortak vatan ruhuyla, eşit yurttaşlık pratiğiyle, yasasıyla, hukukuyla bir arada yaşamak istiyor. Ama siyasi iktidar ne yapıyor? Tam tersine, "hayır" diyor, "kovuyorum seni" diyor.
 
BİZ BİRLEŞTİRMEYE ÇALIŞTIKÇA ONLAR AYRIŞTIRIYOR
 
Bu siyaset kendi içerisinde de o kadar çok sorunludur ki, o kadar çaresizlik ve çıkışsızlık ifadesidir ki; sen kendi  memleketinde sorunları çözmeceyeceksin, çözüm üretemeyeceksin, senin gibi düşünmeyenleri de "Kürdistan'a" diye kovacaksın. Biz birleştirmeye çalıştıkça onlar ayrıştırıyor. Biz bir arada yaşama ruhunu, siyasetini uyuşturmaya çalıştıkça o ayrıştırıyor.
 
SİCİLİMİZ AKTI, 31 MART'TA BİR KERE DAHA HALKIMIZ NEZDİNDE AKLANDIK
 
Bakın 31 Mart seçimlerinde Halkların Demokratik Partisi, Halkların Demokratik Partisi'nin seçim işleri bir kez daha halk nezdinde aklanmıştır, beraat etmiştir. Ne büyük gurur! Bizim için en büyük gurur budur. Biz 31 Mart'ta bir kere daha halkımız nezdinde aklandık. Zaten "ak" olan sicilimiz, bir kez daha halkımızın oyu ve iradesiyle ortaya kondu.
 
Bu koşullarda siyasi iktidarın yargı üzerinde baskıyla, basınçla ceza üstüne ceza vermeye çalışan, bizi hapishaneden çıkarmamaya kodlanmış, kilitlenmiş ve bu hırsla gözü kör olmuş bir siyasi iktidarın uygulamalarıyla uğraşan, bununla uğraşan sadece siz değilsiniz; mahkeme heyetleri değil, biz değiliz. Bütün Türkiye böyle bir gündemle böyle bir sorunla uğraşmak zorunda kalıyor.
 
TÜRKİYE HALKLARINA, HDP SEÇMENİNE TEŞEKKÜR EDİYORUM
 
Ben bu arada bir kere daha demokrasinin, barışın, özgürlüğün ve herşeye rağmen insanlık onuruyla direnmenin en güzel örneğini sergileyen Türkiye halklarına, HDP seçmenine teşekkür ediyorum. Onları saygıyla,sevgiyle selamlıyorum. Emeği geçen herkesin ne kadar zor koşullarda çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Öncekinden daha zor koşullar var. Emekle cefayla, çileyle... Ama sonuçta direnen kazanır. Haklılığına güvenen kazanır. Bir kere daha bu gerçek teyit edilmiştir ve HDP doğru siyasi çizgisiyle Türkiye'nin yararına olan yeni bir siyasi denklem açığa çıkarmıştır.
 
İKTİDARIN ARTIK BU MEMLEKETİ GERMEMESİ GEREKİYOR
 
Siyasi iktidarın da aklı selimini kuşanıp artık bu memleketi daha fazla germemesi gerekiyor. Artık hapishane politikalarıyla, zulüm prangalarıyla; çok net söyleyelim; bizleri içerde tutmaya devam ettikleri sürece, bizlerin zulüm prangalarımızı sıktıkları sürece dışarda halkımız o prangaları kırıp geçecek. Bizim zulüm prangalarımızı içeride sıkabilirler, ellerinin altındayız. Biz burada esir muamelesi görüyoruz. Siyasi esir; bize istedikleri her şeyi yapabilirler. Ama bize zulüm ettikleri müddetçe, halk bu zulmü bu zulüm politikalarını çiğneyip geçecek. Bir iken beş olacağız. Bizim prangalarımızı sıktıkları müddetçe, dışarda halkımız her şeye rağmen o bütün prangaları paramparça edip, onların hiç istemedikleri yerlere kadar gidecek. Korktukları yerlere kadar gidecek.
 
İKTİDARLAR GEÇİCİDİR, ÜLKEYİ VAR EDEN TOPLUMDUR, TOPLUMSAL VİCDANDIR
 
Bu halk İstanbul'da da Diyarbakır'da da İzmir'de de Trabzon'da da Batman'da da olması gereken yerde, durması gereken yerde, kendi toprağında, yurdunda yaşamaya devam edecek. Bu nedenle bundan sonraki süreçte yargının da, mahkemenizin de siyasi iktidarın yarattığı, siyasi baskı ortamından da azade bir biçimde hareket etmesi gerekir. Kamunun, toplum vicdanının ne söylediğimi duyması ve dinlemesinin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Siyasi iktidarlar, hükümetler gelip geçicidir. Ama bir ülkeyi var eden toplumdur. Toplumsal eğilimlerdir. Toplumsal bir vicdandır. Toplumsal ahlaktır ve bugün toplumsal tarihimizde çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir kavşağa gelmiş bulunuyoruz.
 
KARANLIK BULUTLARI DAĞITMAK BUGÜN HER ZAMANKİNDEN DAHA MÜMKÜN
 
Bu memlekette kamusal görevleri olan bütün kurumların da mutlaka toplumsal yapıdaki değişimi görmesi, gözlemlemesi eğilimini, tutumunu buna göre belirlemesi gerekiyor. Son olarak bu bölümle ilgili şunu söylüyorum; demiş ya şair, "biz halkız konvoy ile gitmeyiz, kırma ile bitmeyiz." Buradayız, burada olacağız ve birlikte kazanacağız. HDP olarak değil, bütün Türkiye halkları olarak kadınıyla, çocuğuyla, genciyle, doğasıyla, yaşamıyla bütün ezilen halklarıyla, bütün insanca yaşamak isteyenlerle birlikte kazanacağız. Bu memleketi yeniden kazanmak, bu memleketin üzerindeki  karanlık bulutları dağıtmak, bugün her zamankinden daha fazla mümkün.
 
HUYUMUZ KURUSUN BİZ GERÇEĞİ GÖRDÜĞÜMÜZ ZAMAN İFŞA EDERİZ
 
Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin açtığı dava dosyasındaki fezlekenin kapsamı bizim bölge gezilerimiz kapsamında gerçekleştirilen bir etkinlikte yaptığım konuşmadır. Van, Ağrı ve civar kentlerde, yanılmıyorsam yakın kentlerde Iğdır, Kars, Ardahan'da geniş bir bölgeyi kapsayan bir parti gezileri programı kapsamında Ağrı'ya, Ağrı merkeze, Ağrı merkezden Ağrı Diyadin'e gitmiştim. Orada yaptığım konuşma içeriğidir. Tabi o süreçte yine ablukalar, çatışmalar Türkiye'nin çok ağır ve gerilimli bir süreç yaşadığını biliyoruz ve ben onları hatırlatmak istiyorum. O süreçte hatırlarsınız, bir darbe girişimi olmuş ve Türkiye gerçekten ağır ve sarsıcı bir süreçten geçmişti. Ama mesele sadece darbe girişimi değildi. Darbe girişiminden çok daha fazla zararı ondan sonraki dönemde, darbeyi kendi güvenlikçi politikalarına vesile eden siyasi iktidarın müdahaleleriyle yaşandı. Aslında darbeden sonra bizler darbeden çok daha ağır siyasi şartlarla karşı karşıya kaldık. OHAL ilan edildi, sıkı yönetim politikaları devreye girdi. Bütün gösteriler, açıklamalar, basın açıklamaları bile yasaklandı. Dergilerin kapatılması furyası zaten daha önceden de başlamıştı. Darbe girişimi öncesinde de ama darbe girişiminden sonra çok daha akıl almaz, kabul edilmez düzeyde arttı. İnsanlara aslında söz söyleyecekleri tek bir alan bırakılmadı. Bizler de halkımızın söz söyleyebileceği bir alan oluşturmak amacıyla en küçük ilçemize kadar gitmeye çalışalım dedik. Gücümüz yettiğince, koşullarımız el verdiğince. Diyadin Ağrı'nın küçük bir ilçesidir aslında. Ama küçük bir ilçe olmasına rağmen önemli siyasi geçişlerin yaşandığı, siyasi iktidarın ciddi operasyonlarına maruz kalan bir ilçe. Oraya gittik ve orada yaptığımız konuşmaya dayandırılmıştır bu suçlama. Bunu da neden söylüyorum? Şu açıdan söylüyorum; konuşmamın içeriğinde aslında fazlasıyla bir şey yok. Konuşmalarımın bence hiçbirisinde bir şey yok. Ama bu konuşmada fazlasıyla bir şey yok. Esas olarak bu suçlamanın oluşturulmasının nedeni benim Diyadin'e gitmiş olmam. Diyadin özgür bir yerdir. Konuşmamın içeriğinde onu anlatacağım. Yani  bana diyorlar ki "sen niye Diyadin'e gittin? Diyadin'e gitmemen gerekirdi, Diyadin'deki halkın yanında karşısında olmaman gerekirdi, oradaki gerçeği topluma ifşa etmemen gerekirdi". Ama tabi bilmedikleri bir şey var, huyumuz kurusun biz gerçeği gördüğümüz zaman ifşa ederiz. Gerçeği gördüğümüz zaman üstü örtülmeye çalışıyorsa üstelik onun üzerine daha fazla gideriz. O nedenle konuşma içeriği çok uzun değil okuyacağım, şöyle söylemişim:
 
"Hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Doğubeyazıt'tan geliyorum. Halkımız bizleri orada binlerle bir araya gelerek karşıladı. Gittiğimiz her yerde, durduğumuz her yerde bizimle buluşan sokaklara ve meydanlara akan halkımızı minnetle saygıyla selamlıyoruz."
 
O süreç içerisinde darbe girişimi sonrası ve OHAL süreci olmasından dolayı en ufak bir hareket, özellikle bizim gittiğimiz bölgede 3 kişinin yan yana yürümesine dahi müdahale ediliyordu. Yani nefes aldırmayacak bir baskı politikası, nefes aldırmayacak bir ortam vardı. Bizim bu bölge gezimiz sırasında, bu baskı çok ağır baskıya rağmen insanlar engelleri aşa aşa çok zor koşullar içerisinde geliyorlardı. Yani koşulların ne kadar sert olduğunu ifade etmek bakımından söylüyorum. Ama tabi şunu eklemek gerekiyor, halk buna rağmen o kitle buluşmalarına katılıyordu. Çünkü bir söz söylemek istiyordu. Bir darbe girişimi yaşanmış, iradesinin görülmesini, sesinin duyulmasını istiyor.
 
"Bu ağır baskıya rağmen bütün ablukaları aşarak, engelleri aşarak meydanlara akan halkımızı selamlıyoruz. Onlar bizim yolumuza çıktıkça, onlar bizim yolumuza engel oldukça, karanlık perde oldukça, biz bu gölgeye, karanlığa karşı ışık olacağız. Onlar bize barikat kurdukça, biz bu barikatları yıka yıka geçeceğiz, sözümüzdür. Söylediğimiz her şeyi yaptık. Barajlarını nasıl aşıp geçtiysek, barikalarını, ablukalarını nasıl kırıp geçtiysek, bugün karşımıza çıkan saldırıyı da öyle hep birlikte aşıp geçeceğiz.
 
Bizler HDP, DTK, DBP ve HDK olarak sizlerin temsilcileri, Meclis'teki, siyasetteki sözcüleri olarak sizinle gurur duyuyoruz. Sizinle ne kadar gurur duysak azdır. Onların karşısında etrafında toplananlar, Saray'ın kapı kulları, biat edenler, teslim olanlar, yağcılıkla, onursuzlukla kendilerine kıyıda köşede üç beş yer tutmaya çalışanlardır. Ama bizim etrafımızda toplananlar, buluşanlar onurunu hiçbir şeye ve hiç kimseye teslim etmeyenler, satmayanlardır. Diyadin'dedir işte bizim etrafımızda toplananlar. Bizler Diyadin ile gurur duyuyoruz. Bu Diyadin ki savaşın karanlığını hakim kılmak istedikleri, savaş başlatmak istedikleri bir yerde karanlık bir operasyonu boşa çıkardı. Bundan bir yıl önce karanlık bir operasyon düzenlendi. Çatışma adı altında askerlerin ölümüne ve çatışma meydanında kalmasına sebep olan bir karanlık tezgah düzenlendi. Ama Diyadin halkı bu karanlık tezgahı boşa çıkardı. Çatışmaya sürdükleri yaralı askerleri dağdan, bayırdan sırtında taşıyan bu onurlu halktır. O canların, o insanların hayatını kurtaran Diyadin halkıdır. Diyadin halkı dağlarda katlettikleri evlatlarına, gerillaya sahip çıkar. Diyadin halkı o dağlarda yaratılan çatışmalarda öldürülen, yaralanan askerine de sahip çıkar. Çünkü asker de gerilla da bu halkın evlatlarıdır. Bu halkın evlatlarına düşman olan, bu halkın evlatlarını kendi çıkardıkları savaşta ölüme yollayan işte bu karanlık siyasi iktidardır. Saray'ın siyasi iktidarıdır. Diyadin halkı bundan bir yıl önce Saray'ın savaşında gençler ölmesin diye yaralı askerleri sırtında taşıdı. Oluşturulan barış iklimi sürsün diye alanlarda dağlarda sivil bir demokratik savunma hattı oluşturdu. Ama Diyadin halkının bu sivil demokratik duruşunu hazmedemediler. Bu asil ve barışçıl duruşu, bu cesur tavrı gerçekleştiren halka her gün operasyon düzenliyorlar, her gün saldırıyorlar. Yine Diyadin'de iki fırın işçisi silahsız, savunmasız, emeğiyle yaşayan kardeşimiz katledildi. Bu katliamcı zihniyet, bu saldırganlık her yerde her zeminde karşımıza çıkıyor. Bakın bugün de karşımızda. Biz buraya gelmeden az evvel duyduk ki meydanda bomba patlayacak iddiasıyla tehditle bu alana gelmek isteyen halkımıza bir müdahale gerçekleşti. Bu halk demokratik siyaset yapmak istiyor. Bizler bu demokratik siyasetin temsilcileri ve sözcüleri olarak mecliste, sokakta, parti binamızın önünde siyaset yapma hakkı için mücadele ediyoruz. Bizim savunamayacağımız hiçbir şey yok. Ama bu halka, bu halkın gençlerine evlatlarına "dağa gitmeyin demokratik siyaset yapın" diyenlerin bu dünyada da öte dünyada da yatacak yeri yok. Kendisini savunacak bir tek sözü yok. Bizleri demokratik siyaset yaptığımız için yargılamaya çalışıyorlar. Bizleri bugün bu alanda demokratik siyaset yaptığımız, sözümüzü söylediğimiz için engellemeye çalışıyorlar. Ama hiçbir yerde bu engelleri tanımayacağız. Nasıl her kazandığımızı direne direne kazandıysak, bundan sonra da kazandığımız mevzileri direne direne savunacağız ve çok daha büyük zaferleri direne direne elde edeceğiz. Bu yolda onurlu Diyadin halkı ile birlikte yürüdüğümüz için gururluyuz. Mücadelede sizin sesiniz ve sözünüz olduğu için mutluyuz. Bundan sonraki süreçte hiç yılmadan yolumuza devam edeceğiz. Artık demokratik siyaset ve yaşam mücadelesinde yeni bir aşamaya geldik. Yeni bir aşamaya, başarı noktasına geldik. Bu etapta da yeni başlamanın kararlılığı ve coşkusuyla her yerde demokratik birliğimiz, bu birliği sağlayan halkımıza sizlere selam olsun. Bizlerin onurlu davayı bu şanlı bayrağı devreden değerlerinizi ve o değerlerin koruyucusu halkımıza selam olsun. Bu yolda omuz omuza yürüyenlere selam olsun." 
 
DİYADİN'DEKİ PROVOKASYONUN ÜZERİ ÖRTÜLDÜ
 
Burada kritik olan en temel noktalar gerçeği işaret ettiğim noktalardır. Siyasi iktidar her şeyden önce Diyadin'de o provokasyonu o komployu beslemiştir, bir kere daha hatırlatmak isterim. Çünkü Kürt sorununun çözümü sürecini bozmak isteyen provokasyon güçlerinin işe ilk başladığı yer Diyadin'di aslında. Çok fazla hatırlanmaz, ondan sonra çünkü başka şeyler de olmuştu. Bu provokasyondan sonra süreç bir zaman daha idare etti, özellikle bizim çabamızla. Biz daha fazla çaba sarf ettik çözüm sürecini devam ettirmek için. O nedenle kamuoyu bunu çok fazla hatırlamaz, aslında provokasyonun ilk başladığı noktadır bu. Ve Ağrı'da, Diyadin kırsalında askerlerin ölümüne sebebiyet verecek çatışma ortamı yaratılarak, askerler orada bırakılarak, o süreçteki belgeleri bulguları da mahkemenin ne kadar ilgi alanına girer bilmiyorum ama önemli şeylerdir bunlar tarihsel olarak, oradaki askerlerin yaralı olduğu ve alınması gerektiği bilgisinin ulaşıp ulaşmadığının bile tartışmalı olduğunu çok kısa süre sonra öğrendik. Askerler orada ölüme terk edildi diye bir köylü söylüyor bunu. Köylüler, sivil yurttaşlar çatışmayı fark edip çatışma bittikten sonra o alanda siyasetçi arkadaşlarımızın da inisiyatif göstermesiyle beraber bölgeye ulaşmaya çalıştılar. Herhangi bir resmi müdahale olmaksızın yaralı askerleri taşımaya çalıştılar. O aşamada askeri ambulanslar da devreye giriyor, basına da yansıdı çünkü olay. Doğal olarak askerlerin oradan çıkarılması mümkün olabildi. Biz ondan sonraki süreçte bu olayın üzerine çok gittik. Kapatılmasını, üstünün örtülmesini istemedik. Ancak ondan sonraki süreçte arka arkaya gelen daha başkaca sorunlar, siyasi gündemler nedeniyle bu provokasyonun üzeri örtüldü. Ama dediğim gibi her şeyde bir hayır vardır. Bu fezlekeyi hazırlamaları, burdan bana dava açmaları suretiyle bu karanlık olayın üzerindeki perde de kalkar. Bu provokasyonun sonradan açığa çıkarılmasının olanağı da doğar belki.
 
BU HALKA ‘BİZ SENİN YARANI SARACAĞIZ' DİYEMEYECEKSEK BU İŞE HİÇ GİRMEZDİK
 
Ama sonuçta Diyadin'de çok net bir biçimde bir plan devreye girmişti. Provokasyonu, çözüm sürecini bitirme hamlesini en uzak noktada, en zor yerde başlatmak için devreye soktular. Ama buna Diyadin halkı izin vermedi. Çünkü Kürt halkı güçlü ve politik bir toplum, bunun farkında. Acılar insanları daha deneyimli, daha olgun ve bilinçli hale getirdi. Yaşadığı deneyimlerden bunun provokasyon olduğunu fark ediyor, anlıyor. Provokasyon kokusu alan halk çözüm sürecinin hassasiyetiyle boşa çıkarıyor. Ve bunun acısını da hiçbir zaman unutmadılar. Konuşmamda bahsediyorum, iki fırın işçisi çocuğu fırına girip doğrudan infaz ettiler. Silahı yok, çatışma yok, çocukların hiçbir suç kaydı yok. Fırında çalışan iki tane çocuk. Birisi yanlış hatırlamıyorsam- anası beni bağışlasın o kadar çok ölüm yaşıyoruz ki isimlerini hatırlayamıyor insan- 17 yaşındaydı öteki 18'inden büyüktü. İki tane çocuk infaz edildi. Ondan sonraki süreçte tutuklamaların ve operasyonların ardı arkası kesilmedi. Diyadin halkının, orada yaşayan partili arkadaşlarımızın, sıradan gündelik yaşamında olan insanlarımızın çekmediği kalmadı. Bizler gitmişiz bu konuşmamızda çok doğal olarak bu kadar saldırıya, haksızlığa uğramış bir halka şunu söylüyoruz: biz senin yaranı biliyoruz, yaranı sarmak istiyoruz, saracağız. Biz biliyoruz ki sen yaran kanaya kanaya buraya geldin. Ben bu halka bunları söylemezsem yazık bana. Ve bana kalırsa esas bu konuşmayı bir suç unsuru olan ilan edenlere yazık. Biz yarası kanayan bu halka "biz senin yaranı saracağız" diyemeyeceksek bunu hiç yapmazdık, bu işe hiç girmezdik. Halkımızın yarasına, ruhuna acısına dokunmak için hiç kimseden icazet almayacağız. Ama beyefendileri, iktidardaki güç kudret sahiplerini gerçeklerin ifşa edilmesi rahatsız ediyor. Kendilerinin yalnızlaştırdığı, Türkiye'nin bir ucuna dağın başına mahkum ettiği halka bizim sahip çıkmamız onları rahatsız ediyor. Sahip çıkacağız tabii ki. Ben o günü hiç unutmam. 
 
BATMAN ADI KONUŞMAYAN SAVAŞ ORTAMINA SOKULDU
 
Karşı karşıya gelme durumu yaşandığında Avrupa'nın, Paris'in göbeğinde de yaşanıyor bu, İstanbul'un göbeğinde de yaşandı, başka yerde de yaşanıyor. Tamam doğru bulmayabilirsiniz, suç olarak da görebilirsiniz, yanlış olarak da görebilirsiniz, bunun gereğini yaparsınız. Ama diğer taraftan şunu söylemezsin mesnetsiz bir şekilde, "falan yerde taş atıldı filanca yerde taş atılmaya teşebbüs edildi" gibi mesnetsiz iddialar üzerinden bir söylem kurmazsın. Biz orada gayet barışçıl bir şekilde parti binamızın önünde açıklama yapmak istedik. Tam tersine bizim kitlemiz, Batman halkı çok ağır bir darbe ile karşı karşıya kalmıştır, çok orantısız bir kuvvet ile karşı karşıya kalmıştır. Sadece buluşmaya gelen halk değil, mitinge katılmak için buluşan insanlar değil, tüm Batman; çarşı, merkez, merkeze yakın mahallelerden insanlar gazdan ve kullanılan müdahale ağırlığından çok ciddi düzeyde etkilendiler. Batman resmen adı konulmayan bir savaş ortamına çevrildi. Bir sivil demokratik eylem, bir parti etkinliği buna dönüştürüldü. Amaçları şuydu aslında, mesele çatışma değil, çatışma olmadığını aslında onlar da biliyordu. Orada kolluk güçlerine hiçbir saldırı olmadığını onlar da çok iyi biliyordu. Amaç şuydu, mitingi yaptırmadık, yasaklayarak yaptırmadık, merkezden talimat gelmiş, İçişleri Bakanlığı'ndan talimat gelmiş. HDP'yi konuşturmayın, etkinlik yapmasın, "bu talimata uyuyorum" diyor kolluk ve ikinci olarak vali daha fazla inisiyatif almasını istemiş demek ki "ee parti binası önündeki etkinliği de yaptırmayalım."
 
UCUZ YÖNTEMLERLE SİYASİ MÜHENDİSLİK YAPMAYA ÇALIŞTILAR
 
Özellikle parti temsilcilerinin, eşbaşkanların katıldığı programlarda şöyle bir siyasi propagandaya, bir siyasi mühendisliğe soyunmuşlardı: Filanca parti binasında, filanca halk buluşmasına kimse gelmedi. 50 kişiye konuştular, 300-500 kişiye konuştular… Böyle bir furya var. Miting meydanına yürürkenki görüntülerimizi çekip 50 kişi katıldı mitinge diyorlardı. Biz mitinge yürürken yanımızdaki insanların sayısını söylüyorlar. Ucuz yöntemlerden medet umuyorlardı. Böyle bir siyasi mühendislik kararı olmuştu. Bütün valilere, kaymakamlara talimat gönderiyorlardı, kimseyi göndermeyeceksiniz, sokmayacaksınız, böyle bitireceksiniz direnişi. Siyasetçiler halkla buluşamayacak, insanlarla bir araya gelemeyecek, böyle şeyler yapacaksınız. Batman'da da ve birçok yerde de bu politikalar doğrultusunda bu taktikleri uyguladılar: "Kesme Taktiği".
 
SENİN KURUMLARIN BENİ TANIYOR AMA HAKKIMIZ OLAN AÇIKLAMAYI, YÜRÜYÜŞÜ YAPTIRMIYORSUN
 
Parti binasının etrafında anlatamam kaç defa çember oluşturdular, yüzlerce polisten bahsediyorum, yüzlerce! O çemberleri aşarak gelmeye çalışan 300-500 arası bir kitle vardı yanlış hatırlamıyorsam. Parti binasının önü tamamen doluydu. Biz de parti binası önünde seçim otobüsünde, kendi ses aracımız üzerinden bir konuşma yaptık. Benimle birlikte iki üç parti temsilcisi, sözcüsü, DTK Eşbaşkanı konuşma yaptık. Dört konuşma ile programı tamamladık. Ondan sonraki süreçte parti binasına girdik. Parti binasından sonra, belediye başkanımız görevden alınmıştı, kayyım ataması ya yapılmıştı, yapılmak üzereydi yani o günlerden bahsediyorum kısaca. Ama eş başkanlarımız görevden alınmıştı. Biz de görevli belediye çalışanlarıyla, görevden alınan başkanlıklarımızla dayanışmak için, bir dayanışma seyahati gerçekleştirmek amacıyla yola çıktık. Parti önündeki program bitti, parti önündeki konuşma bitti, 300-500 kişi dağıldı, herkes evine gitti. Belediye ile parti binası arasında yürüdük. Kısa bir mesafeyi yürüyerek gittik. Yani o kadar trajikomik bir şey ki! Yani yürüyerek parti binasına gitmek, orada atılan sloganlar da var. Orada aslında slogan da atılmadı benim hatırladığım kadarıyla. Atılmış olabilir, çok önemi yok. Sonuçta bir mesafeyi yürüyerek gittik ve bir dayanışma gerçekleştirdik. Biz yürüyüşü de planlamadık. Olsa bile problem değil. Demokratik, kendi sözünü söylemek amacıyla kullanılan bir yöntem; yürüyüş de yaparsınız, gösteri de yaparsınız. Bunlar mutlaka valilik ve emniyetçe izne bağlı değildir. Güvenlik almak üzere polis denetimine, emniyet denetimine hangilerinin tabi kılınacağı, hangilerinin tabi kılınmayacağı, her birinin kendi teamülü, hukuki çerçevenin içinde bir denge kurulur. Bu kişiler yıllardır siyasetin içinde, yıllardır böyle gider. Onun için olsa bile sorun yok. Orada bir yürüyüş, gösteri kapsamına almışlar, yani bunların her birisinin gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet kapsamında değerlendirilmesi mesnetsizdir, dayanıksızdır. Tam tersine bizim siyasi hak ve özgürlüklerimize açık bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Bir partinin eş genel başkanının programını bir vali, kolluk bu şekilde idare edemez. Bu siyasi partiyi kurmuşum ben, sen de onaylamışsın, senin devletin, üst mahkemelerin onaylamış. Beni kurumların tanıyor. Her yerde yanımda en az 8 korumayla gezdim ben. Bir taraftan kendi kurumsal bağlayıcılığı, sorumluluğu nedeniyle bunu yapıyor. Çünkü benim başıma bir şey gelse aynı zamanda bu devletin kurumlarının sorunudur. Ben istemememe rağmen, böyle bir şey istemedim hiçbir zaman böyle bir talebim olmadı. Ama en az 8-10 korumayla gittiğim her yere gittim. Bu kriterlere göre beni koruması gereken kolluk, aynı zamanda bana zarar vermeye çalışıyor. Eş Genel Başkan hukukuyla, sorumluluğu ve hakkıyla düzenlediğim programa ben de dahil olmak üzere herkesin canını, güvenliğini tehlikeye sokacak şekilde müdahale etme hakkını buluyor kendisinde. Çelişkiler sarmalı. Türkiye'nin devlet sisteminde, anlayışında bir problem var zaten. Biz de bununla uğraşıyoruz, bunu çözmeye çalışıyoruz.
 
EŞ GENEL BAŞKAN OLARAK KATILDIĞIM PROGRAMI KOLLUK SABOTE ETTİ
 
Benim Eş Genel Başkanı olarak katıldığım programı sabote etti kolluk. Beni korumakla görevli olan polis, hatta aralarında beni korumakla yükümlü olanlar da var, benim katıldığım programı sabote etti. Esas bunun hesabının verilmesi lazım. Bir parti faaliyetinin engellenmesi, yasaklanması başlı başına bir sorundur. Miting yasaklanmış ama o bir miting! Ev ev, sokak sokak, kapı kapı çalışma yürütürken bunun güvence altına alınması gerekiyor. Bunu tanımak zorundasın. Ama bunu da tanımıyor. Üstelik parti binamızın önünde, madde madde belirtilmiş partiler kanununda da benim nasıl program yapacağım, parti binamın sınırları kaç metre, bunlar bile yazılmış. Kaç bina civarında açık hava halk buluşması gerçekleştirebileceğim bile madde madde yazılmış. Ben bunlara dayanarak etkinlik gerçekleştiriyorum. Ben siyasi hak ve sorumluluklarıma dayanarak bir etkinlik gerçekleştiriyorum, bunların her birisi  suç unsuru oluyor.
Bu davanın özü bile yine siyasi kasıt içermektedir
 
Bu dediğim gibi davanın ayrıntılarıyla gerekçelendirildiği, dayandırıldığı kısmıydı. Ama dediğim gibi bu davanın özü bile yine siyasi kasıt içermektedir. Bizim söz söyleme özgürlüğümüzü, bizim siyaset yapma özgürlüğümüzü ihlal etmek üzerine kurulu siyasi iktidarın yönlendirmesiyle açılmış davalardan bize yönelik geliştirilmiş müdahalelerden birisidir.
 
Fezlekeden çok alıntı yaptım. Altı çizili yerleri aktarayım sadece:
 
"Bu kavşaktan geçenler tarihi yazacaklar. Ve bizim büyük kaygımız Türkiye bu kavşaktan geçerken tarih yazılmasın diyedir. Tarihi barışla yazmak istiyoruz. Tarihi demokrasi ile yazmak istiyoruz. Halkımızın yereldeki demokratik iradesini, tekçi, otoriter, merkeziyetçi bu faşizan anlayışa karşı bir güce dönüştürmek istiyoruz. Ve bu güç yaşayan bir güçtür.
 
Bakın güçler ikiye ayrılıyor. Bir, egemen siyasetin gücü: tanklar, tüfekler, silahlar, ordular, ölüm timleri siyasi iktidarındır. Siyasi iktidarın gücü sadece bunlardır. Bir de halkın gücü vardır, halkların gücü vardır. İşte halklarımızın gücü bu tarihsel kavşakta Türkiye'nin geleceğini oluşturacak bir güçtür. Parlamenter demokrasinin, Türkiye'nin demokratikleşmesinin öz gücü, demokratik gücü ayağa kalktı ve gürül gürül yürüyor. Diz çökmeye asla ve asla niyeti yok. bunu çok iyi bilsinler. Bugün gerçekleştimeye çalıştığım demokratik bir mitingi yasakladılar. Bütün mahallelerin çıkışlarını tuttular. görüyorsunuz. Her gün cıvıl cıvıl olan Batman'ın merkezinde sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, adı konulmamış bir yasak uygulanıyor. İlçelerden gelmek için yola çıkan halkımızın önüne engeller, barikatlar çıkıyor. Bu halk engel barikat tanımaz. Halkımızın meşru demokratik taleplerini ve direnişini hendekler barikatlar diye diye terörize etmeye kriminalize etmeye çalışıyorlar. Bugün bakın asıl barikatları kuranların kimler olduğunu görüyorsunuz. Asıl hendekleri kazanların kimler olduğunu görüyorsunuz. Bugün halkın demokratik iradesinin karşısına bu barikatları kuranlar yaşanan çatışmanın derinliğinin, ölüm ve savaş durumunun da biricik sorumlusudur. Biz bunu bildiğimiz ve söylediğimiz için hedef haline getirmeye uğraşıyorlar. Her yerde halkımızı siyasetçileri hedef tahtasına oturttular. Seçilmiş halk temsilcilerimiz, bu halkın iradesini temsil eden siyasetçilerimiz bu karanlık zihniyetin AKP - Saray iktidarının hedef tahtasına oturtulmuş durumda. Sadece eş genel başkan ve milletvekilleriyle yetinmiyorlar belediye başkanlarımızı hedef haline getirdiler. 
 
Batman Belediye Eşbaşkanları'nın görevden alınmasından bahsetmişim. "Halkımız kendi mahallesini yönetecek olgunluğa sahiptir" demişim. Ayrıştırarak devam ediyorum: 
 
"Bizler karanlığın en yoğun olduğu zamanlarda dahi barıştan ve insanlığın mukaddes değerlerinden vazgeçmedik. Bizler mahallelere top mermileriyle ateş açılmasın istiyoruz. Bizler cenazelerimiz sokaklarda çürütülmesin istiyoruz. Bizler bu süreç boyunca hiçbir çocuk ölmesin istiyoruz. Bizler ilçelerimizde sokağa çıkma yasağı ilan edilmesin, bu mahallelere her gün bombalar düşmesin istiyoruz. Bizler Çınar'da polis lojmanında bombalar patlamasın istiyoruz. Bizler kent meydanlarında çetelerin katliamları yaşanmasın istiyoruz."
 
Bu süreçte kolluğun saldırıları dışında çeteler türedi değişik yerlerde, bu çetelerin saldırıları vardı. Sivil giyimli insanlar hareket halindeydi, provokasyon saldırıları vardı. Burada onu vurguluyorum. 
 
"Bizler Batman sokaklarında halklarımızın barış, demokrasi ve özgürlük değerlerini haykırmak istiyoruz."
 
İddianamede benim bu sözlerim de dahil olmak üzere siyasi iktidarı sert biçimde eleştirdiğim, keskin bir şekilde konuştuğum, uyardığım paragraflar dışında hem bunları kastederek hem de ablukaların bulunduğu yerdeki halkı selamlamama terör örgütü propagandası olduğu iddiasıyla dava açılmış. Batman iddianamesi bu sözler üzerine kuruludur. 
 
Batman'da iki konuşma birleştirilerek dava açılmış. Oradaki konuşmamın da özeti şudur: 
 
"Batman'da, Diyarbakır'da, İstanbul'da, İzmir'de, Karadeniz'de, Akdeniz'de her yerde halklarımızın demokratik değişim iradesi ile diktatörlüğe boyun eğmeyerek yeni bir yaşamı hep birlikte inşa edeceğiz. Hep birlikte var edeceğiz. Halkımızın özgücü ile halkımızın bağımsız demokratik iradesi ile yerel demokratik yaşam alanları inşa edeceğiz. Tepemizde sallanan faşizm kılıcına korkmadan, sakınmadan mahallelerimizde, kentlerimizde, her yerde demokrasiye yürüyeceğiz. Her yerde halkın katılımı mücadelesini yükselteceğiz. Bu mücadeleyi Silvan'da, Cizre'de, Nusaybin'de yükselten herkesi sevgiyle selamlıyorum. Bu mücadele mutlaka başarıya ulaşacaktır. Cizre'nin, Silopi'nin, Sur'un çocukları kazanacak, kadınları kazanacak, gençleri kazanacak. Bütün Batman sokakları kazanacak." demişim. Suç unsuru olarak aldıkları bölüm budur. Batman fezlekesi ile birleştirilen bir konuşma. Mahkemenizdeki dosya ile birleştirilmiş. 
 
Son olarak bu duruşmada birkaç talebimi ifade etmek istiyorum. Onunla beraber bitireceğim. 
 
Bu fezlekelerin içeriğine ilişkin birkaç ek sunmak istiyorum. Sonra zaten öz yönetim, demokratik özerklik, yerinden yönetim DTK'de sunulan projenin içeriğine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme yapacağım. Çünkü bu talebin nereden çıktığı, hangi bağlamda ele alındığı da önemli. Onları da Van fezlekeleri ile birleştirerek bir ara başlık olarak ele alacağım. Ama ondan önce bu fezlekelerin hazırlandığı koşullarda Meclis'te ne söylemişim? Meclis'teki konuşma metinleri de gündeminize gelecek. Ama buraya kadar olan bölümle ilgili Meclis'te yaptığım konuşmalardan alıntı yapmak istiyorum. 
 
BU İKTİDAR YA ŞİDDETLE ÖLDÜRÜYOR YA DA ADALETSİZLİKLE
 
Ablukalara, sokağa çıkma yasağı dönemindeki meselenin ağırlığını ifade etmesi açısından örnekler olarak sunuyorum bunu. Grup konuşmasında ifade etmişim: "Sadece katlederek öldürmüyorlar. Aynı zamanda katliamın hesabını vermiyorlar. Bunların yarattığı travma ile insanları öldürüyorlar. -Besna Encü Roboski'de öldürülen insanlardan birinin annesidir. o zamanlar vefat etmişti.- Besna Encü de tıpkı Gezi'de evladını kaybeden Besime Ana gibi kahrından öldü. Bu iktidar ya şiddetle öldürüyor ya da adaletsizlikle öldürüyor".
 
Bu konuşmayı Meclis'te yaptım. Emin olun bu fezlekelerdekinden çok daha ağır bir konuşma. Ayrıca fezlekelerde yaptığım konuşmaların tıpatıp aynısı olan konuşmaların örneklerini de vereceğiz. Biz Meclis'te söylemediğimiz hiçbir sözü mitingde, basın açıklamasında söylemeyiz. 
 
BÜTÜN KONUŞMALARIMIZ TÜRKİYE HALKININ YARASINI SARMAK İÇİNDİR
 
İşte siyasi iktidarın bugün bizi acımasızca yargılayan, zalimce bu koşullara mahkum eden siyasi iktidarın kaldıramadığı gerçekler bunlardır. Yüzleşmek istemediği gerçekler bunlardır. Bizim yaptığımız tüm konuşmalar bir insanlık ayıbını, bir insanlık trajedisini açığa çıkarmak ve Türkiye halklarının acısını dindirmek, yarasını sarmak, ona tutacak bir dal vermek için yaptığımız konuşmalardır. İyi ki de yapmışız. Ama sadece bu konuşmalarla sorunu çözemediğimiz için biz eksik ve yetersiz kaldık bu süreçte. 
 
O DÖNEM BM İHYK TÜRKİYE'YE BİR UYARI GÖNDERDİ
 
Bu örnekleri Cizre ile ilgili açılan dava ve soruşturmalar kapsamında daha da çoğaltacağım. Hepsini sözlü olarak söyleme şansım yok. Mecliste yaptığım konuşmalarla kıyaslamalı, eşleştirmeli olarak sizin önünüze gelecek. Ama bir küçük alıntı daha yapmak istiyorum. O süreç içinde bizim işaret ettiğimiz gerçekleri ifşa eden ve duruma acil müdahale çağrısı yapan birçok rapor yayımlandı. Raporları yayımlayan Türkiyeli kurumlar hakkında da soruşturmalar açıldı, görevinden alınanlar oldu. İnsan hakları kurumları bu yönlü tehditlere, operasyonlara çok maruz kaldı. Ama BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'ne müdahale edemedikleri için o rapor yayımlandı ve Türkiye'ye bir uyarı da gönderildi. 
 
BM İHYK: OHAL YETKİLERİYLE ÇIKARILAN KHK'LER ADALETE CİDDİ BİR ŞEKİLDE ZARAR VERMİŞTİR
 
Bunun gibi uluslararası başka raporlar da var ama ben oradan bir alıntı yapmak istiyorum. Diyor ki BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği: "Yüksek Komiserlik Türkiye'nin aynı anda hem Güneydoğu Türkiye'de güvenlik operasyonları yürütmek hem 15 Temmuz darbe teşebbüsüne karşılık vermek hem de bir dizi terör saldırısıyla uğraşmaktan dolayı içinde bulunduğu karmaşık durumu kabul etmektedir. Ancak OHAL'in ilan edilmesinden sonra alınan önlemlerin insan haklarına olumsuz etkileri konusunda ciddi endişeler bulunmaktadır. Güneydoğu Türkiye'de bu önlemlerin genel olarak muhalifleri özellikle de hükümet karşıtı partileri hedef aldığı ve büyük ölçüde Kürt kökenli vatandaşları etkilediği görülmektedir. Başta öğretmenler olmak üzere çok sayıda kamu görevlisinin toplu şekilde görevden uzaklaştırılmaları, HDP milletvekillerinin ve Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde belediye başkanlarının gözaltına alınmaları, Kürtçe yayın yapan neredeyse tüm basın kuruluşlarının kapatılması ve gazetecilerin gözaltına alınması endişeleri artırmıştır. Dahası OHAL yetkileri kapsamında çıkarılan kararnameler adalete ve adil yargılama güvencesine ciddi şekilde zarar vermiştir." 
 
19. maddeden devam ediyorum: "Belirtilenlere göre ölümleri, hayatta kalan insanların topluca yerinden edilmesi, evlerinin ve yerel kültürel miraslarının yıkılması izlemiştir. Başta Kürt kökenliler olmak üzere 355 binin üzerinde Güneydoğu Türkiyeli yerinden edilmiştir. UNOSAT tarafından elde edilen uydu görüntüleri analizleri güvenlik operasyonlarının yoğun nüfusa sahip bölgelerde kullanılan ağır silahlar ve ve havadan atılan mühimmatlarla doğru orantılı olarak yol açtıkları yıkımı gözler önüne sermektedir. Dahası UNOSAT'ın raporu zırhlı araçların okul gibi kurumların içine ve etrafına da yerleştirildiğini göstermektedir." 
 
İKTİDAR NE SÖYLEDİĞİMİZİ DİNLESEYDİ, BU KADAR BÜYÜK AYIPLARLA RAPORLARA KONU OLMAZDI
 
Yani BM'nin, uluslararası kurumların uydu görüntülerine, raporlarına hiç ihtiyaç duymadan bu memleketin siyasetçilerinin ne söylediğini dinleseydi bu iktidar, bu raporlara böyle bu kadar büyük insanlık ayıplarıyla girmezdi. Biz o dönemde hiç uyduya bakmaya gerek kalmadan neler yaşandığını çok açık biçimde ifade ettik. Bunların engellenebileceğini söyledik ama ne yazık ki sesimiz duyulmadı. 
 
20. madde: "Hukuksuz öldürmeler ve aşırı güç kullanımı, yerleşim alanlarının ağır silahlar ve tanklarla yoğun bir şekilde bombalanması: bunun haricinde çok sayıda cebri kaybolma, işkence, yaşam alanlarının ve kültürel mirasın yok edilmesi, nefret suçuna teşvik, acil yardım, yiyecek, su ve barınma gibi ihtiyaçlardan mahrum bırakma, kadınlara karşı şiddet, düşünce ve ifade özgürlüklerinin ciddi derecede kısıtlanmasının yanı sıra sosyal hayata müdahale edilerek hakların gasp edilmesi" gibi birçok vaka BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından belgelenmiştir. Rapor oldukça kapsamlı, savunmamın ilerleyen fezlekelerdeki kısmında yeri geldiğinde vurgulayacağım, raporun tamamını da heyetinize ileteceğim. 
 
Bu konuşmalarda başta da belirttiğim gibi bu kadar ağır şartlar altında yapılmış konuşmalardır. Esas altının çizilmesi gereken nokta, fezlekelerde bana isnat edilen suç unsurları değildir. İktidar tarafından, yönetim aygıtları tarafından işlenen suçların ağırlığıdır. Ve bu suçların, yapılan yanlışların doğru bir şekilde ifşa edilmesi ihtiyaçtır. Fezlekeler konusunda bu duruşmada söyleyeceklerim bunlardır. Son olarak şu eklemeyi yapmak istiyorum. Duruşmaların yoğunluğuyla ilgili bilgilendirme yapmıştık. Bu yoğunluk bitmeksizin devam ediyor. Ben tutukluluk duruşmasıyla bir taraftan yanıt vermeye çalışırken, aynı kapsamdaki başkaca davalarla uğraşmaya devam ediyorum. Hukuken usulen açıklanabilecek hiçbir tarafı olmayan uygulama ısrarla devam ediyor benim yargılama sürecimde. Ben bunun kasıtlı olduğunu düşünüyorum ama yine de hukuki doğrulara işaret etmek vurgu yapmak anlamında ben taleplerimi sıralamak konusunda vazgeçmiyorum. Bir insan hakkında aynı kapsamlı, bir konuşmanın birkaç parçasının memleketin dört bir yanında ayrı ayrı davalara dönüştürülmesi, bundan bir usül olarak bir politika olarak vazgeçilmemesi anlaşılabilir bir şey değil. Eğer bu ülkede mahkemeler varsa, bağlayıcıysa, yüksek mahkemeler varsa, böyle iddialar varsa biri bana bunu kanıtlasın. Yargının bağımsız olduğuna inanmam, buna ikna olmam ama en azından bir usül hukuku olduğuna bir ihtimal inanabilirim. Usulü, teknik süreçleri bile iktidar yürütüyor. Bu kadar olamaz. Saray'ın, AKP'nin yargı masası benim yargılama süreçlerimi yönetiyor. Ankara 9'uncu ACM, bu da ağır ceza o da ağır ceza, neden birleştirmiyorsunuz? Hadi aslileri birleştirmiyorsunuz, hakaret davalarına aynı kapsamda değil diyorsunuz, bence aynı kapsam. Hepsi aynı kalibrede değil, gösteri ve yürüyüşten de açmış, suçu ve suçluyu övmekten de terör propagandasından da açmış, yöneticilikten de açmış. Aslında Cumhurbaşkanı'na hakaret, suçu ve suçluyu övmek birleştirilebilir, hadi o birleştirilmiyor diyelim, ağır cezalar niçin birleştirilmiyor? Hala o sorunu çözebilmiş değiliz. Diyarbakır 10'uncu ACM'nin sözde Ankara'da birleştirilecekti, bir dönem uygulandı bu. Sonra vekillik düşürüldükten sonra köprünün altından su aktı dendi ve bizim davalarımız Türkiye'nin dört bir yanına saçılmaya başlandı. Böyle bir şey olamaz. Ankara'da birleştirin kararı verildiyse bu usule uyulması gerekir. Ben siyasetçiyken, Eş Genel Başkanken bu konuşmaları yapmışım. Bu fezlekeler bu dönemde hazırlanmış ve şu an birleştirme kararı da vermişsiniz. Peki neden aldığınız karardan dönüp Diyarbakır'da dava açtırıyorsunuz? Diyarbakır 10'uncu Ağır Ceza'da yine benim devam eden davam var. 
 
YÜKSEKDAĞ TAHLİYE EDİLMEDİ
 
Yapılan konuşmanın ardından mahkeme heyeti Yüksekdağ'ın tututluluğuna devam kararı vererek, duruşmayı 14 Haziran 2019 tarihine erteledi.